Kategoriler
Nedir Sanat?

1

Güzelliğin ortaya çıkarılması olarak sanat, hiç de sanıldığı kadar basit bir kavram değildir. Özellikle de günümüzün estetikçilerinin güzellik kavramı içinde dokunma, tat ve koku alma duyularımızı da eklemelerinden sonra. Ama ortalama insan bunları ya bilmiyor ya da bilmek istemiyor ve sanatın içeriğinin güzellik olduğunu kabul etmekle bütün sanat sorunlarının kolayca çözülebileceğine inanıyor. Ortalama insan için sanat, güzelin ortaya çıkarılmasıdır; güzel ile çözülemeyecek sanat sorunu yoktur.

Kant (1724-1804) güzel kavramının özünü, dolayısıyla da sanatı kendinden önceki kuramlara göre çok iyi açıklar. Kant’a göre insan doğayı kendi dışında ve kendini doğa içinde kavrar. Kendi dışındaki doğada gerçeği arar; kendi içinde de iyiyi arar; bunlardan biri saf aklın işidir. Öbürü ise pratik aklın. Bu iki algılama aracı dışında bir de yargıda bulunma, karar verme yeteneği vardır ki yargıda bulunmaksızın karar oluşturan ve arzusuz hazzı üreten de bu yetenektir. Estetik duygusunun temelini bu yetenek oluşturur. Kant’a göre güzel, öznel anlamda, yargıda bulunmadan ve ortada pratik herhangi bir yarar olmadan, genel olarak hoşlanılan şeydir; nesnel anlamda ise, şeylerin, amaçlarına ilişkin hiçbir şey bilmeksizin, algılanabilir ölçüde amaca uygun biçimlenişidir.

Schiller’e (1959-1805) göre de sanatın amacı, tıpkı Kant’a göre olduğu gibi güzelliktir; güzelliğin kaynağını ise, pratik yarar amacı taşımayan haz oluşturur. Böylece, sanata oyun da denebilir; ama değimsiz bir uğraş anlamında değil, güzellikten başka amaç taşımayan, yaşamın güzelliğinin ortaya çıkması anlamında.

Fichte’ye (1762-1814) göre güzellik bilincinin ortaya çıkması şu şekilde olur: Dünyanın, daha doğrusu doğanın iki yanı vardır; o, bir yandan bizim sınırlılığımızın ürünüdür. Bir yandan özgür, ideal etkinliğimizin ürünü. İlk anlamda dünya sınırlıdır, ikincisinde ise özgür. Yine, ilk anlamda her beden sınırlıdır, çarpıktır, sıkışıktır ve biz çirkinliği görürüz; ikincisinde iç bütünlük, yaşam, canlanma, yenilenme vardır ve biz güzelliği görürüz. Böylece, bir şeyin çirkinliği ya da güzelliği, Fichte’ye göre, seyredeniz bakış açısına bağlıdır. O bakımdan güzellik dünyada değil, güzel ruhta bulunur. Sanat da bu güzel ruhun ortaya çıkışından başka bir şey değildir, ve sanatın amacı yalnız aklı değil (bu bilincin işidir), yalnız yüreği de değil (bu da ahlak vaizinin işidir), bütünüyle insanı oluşturmaktır. Bu nedenle güzelin imleci, dışsal herhangi bir şeyde değil, sanatçıdaki güzel ruhun varlığındadır.

Adam Müller’e (1779-1829) göre iki güzel vardır: Biri, güneşin gezegenler çekmesi gibi insanları çeken toplumsal güzel (daha çok antiktir bu güzel); öbürü, bireysel güzel; bunda, seyreden güneş olur ve güzeli çeker (yeni sanatın güzelidir bu). Her sanat yapıtı bu evrensel uyumun yinelenmesinden başka bir şey değildir. En yüce sanat hayatın sanatıdır.

Schelling’e ( 1775-1854) göre sanat, öznenin kendi nesnesine dönüştüğü ya da nesnenin kendisinin öznesi olduğu dünya görüşünün yapıtı ya da sonucudur. Güzel, sonlu olanda sonsuzluk tasavvurudur. Ve sanat yapıtının temel karakteristiği bilinçsiz sonsuzluktur. Sanat, özellikle nesnelin, doğayla aklın, bilinç dışıyla bilincin birleşmesidir. O nedenle de bilginin, bilmenin, anlamanın en üstün aracıdır sanat. Güzellik, şeylerin kendilerinde kendilerini, her şeyin temelinde bulunuşlarını seyirleridir. Ve güzeli, bilgisi ya da istenciyle sanatçı üretmez, ondaki güzellik ideası üretir.

Vischer’e (1807-1887) göre güzellik, kendini sınırlı biçimde ortaya koyan düşüncedir. Düşüncenin kendisi bölünemez değildir; yükselen ve alçalan çizgiler şeklinde bir sistemden oluşmuştur. Düşünce ne kadar yüceyse, o kadar güzellik içerir; ama en alçak düşüncede de güzellik vardır, çünkü o da sistemin zorunlu bir halkasını oluşturur. Düşüncenin en yüce biçimi kişiliktir; o nedenle de en yüce sanat, en yüce kişiliği konu alan sanattır.

İnsanlar sanatın anlamını ancak bu etkinliğin ereğinin güzellik, yani haz olmadığını gördüklerinde anlayacaklardır. Sanatın ereğini güzellik ya da sanattan duyulan belli bir haz olarak görmek, sanatın ne olduğunun anlaşılmasına, sanatın tanımlanmasına bir katkı sağlamayacak, tersine, falanca yapıt neden kimilerinin hoşuna gidiyor da kimilerinin gitmiyor gibi sanatın tanımlanmasını büsbütün olanaksızlaştıran, sanata tümüyle yabancı,metafizik, psikolojik, fizyolojik, hatta tarihsel bir alana taşıyacaklar sorunu. Ve birisi armut severken, bir başkası neden et sever tartışmasının, beslenmenin özünün ne olduğuna açıklık getirilmesine nasıl hiçbir katkısı yoksa, sanattan zevk sorununu çözümlemenin de (ki sanatın ne olduğu tartışmalarının ister istemez gelip dayandığı konudur bu) adına sanat dediğimiz insan etkinliğinin -bu özel etkinliğin- özünün ne olduğunun açıklamasına hiçbir katkı sağlamadığı, hatta böyle bir açıklama yapılabilmesini büsbütün çıkmaza soktuğu görülmektedir.

Uğruna milyonlarca insanın emeğinin, hatta insanların yaşamının, ahlakının feda edildiği sanatın ne olduğu sorusuna estetikçilerden aldığımız hemen hemen her yanıt, sanatın amacı güzelliktir, güzelliği ondan duyduğumuz hazla algılarız, sanattan haz duymak iyi ve önemli bir şeydir’e indirgenebilecek bir yanıttır. Başka bir deyişle, sanatın tanımı olarak benimsenen şey, sanatın tanımı değil, gerek sanat denilen ne idüğü belirsiz sanal kavram adına insanların katlandıkları özverileri, gerekse var olan sanatın bencil hazzını ve ahlaksızlığını haklı çıkartmak için kurulmuş bir tuzaktır yalnızca. O bakımdan da, -böyle bir yargı ne denli tuhaf karşılanırsa karşılansın- sanat üzerine dağ gibi kitaplar yazılmış olmasına karşın, bugüne dek sanatın doğru dürüst bir tanımı yapılmamıştır. Nedeni de, sanat kavramının temeline güzellik kavramının konulmuş olmasıdır.

Sanatı doğru tanımlayabilmek için her şeyden önce onu bir haz alma aracı olarak görmekten vazgeçmek, onu insan yaşamının koşullarından biri olarak görmek gerek. Sanatı böyle görmeye başlarsak, onun insanların birbirleriyle ilişki kurmalarının araçlarından biri olduğunu da görürüz.

Her sanat yapıtı, onu algılayan kişiyle o yapıtı üretmiş ya da üretmekte olan arasında, yapıttaki sanatsallığı algılamış ya da algılayacak olanlar arasında belli bir ilişki kurar. Söz, insanların düşünce ve deneyimlerini birbirlerine aktarmaya yarar; böylece o insanları bir araya getirmenin, birleştirmenin aracı işlevini görür, sanatın işlevi de tıpkı bunun gibidir. Sanatın insanlar arasında kurduğu ilişkiden farkı, sözün insanların birbirlerine düşüncelerini, sanatın ise duyguları aktarmanın aracı olmasıdır.

Sanat, bir başkasının yaşadığı duyguları görerek ya da duyarak algılayan birinin, bu duyguların aynısını yaşaması temeline dayanan bir etkinliktir.

Sözcüklerle aktarılan düşünceleri anlama ve kendi düşüncelerini başkalarına aktarabilme yeteneği olmasaydı insanın hayvandan farkı olmazdı. Bir başka yeteneğinden, sanattan yoksun olmasınınsa sonuçları bundan da kötü olur, en düşmanca duygularla, dağınık guruplar halinde ve tam bir yabanıllık içinde yaşıyor olurdu insanoğlu. O bakımdan son kerte önemli bir etkinliktir sanat; konuşmanın insan için önemli ve insan hayatında tuttuğu yer ne ise, sanatınki de odur. Eğer sanat insanı ürpertmiyor, etkilemiyorsa, bu durum kesinlikle izleyicinin o sanatı anlamamış olmasında değil, izlenilen bu şeyin ya kötü sanat olmasından ya da hiç sanat olmamasındandır.

Üstün sanat yapıtları büyük çoğunluk tarafından anlaşılamaz deniliyor; bunlar bu üstün yapıtları anlayabilecek donanıma sahip seçkinler tarafından anlaşılabilirmiş ancak. Peki, madem çoğunluk anlamıyor, anlatın o zaman, o yapıtı anlamak için gerekli bilgiler neyse onları verin insanlara. Ama galiba böyle bilgiler yok ve o yapıtı açıklamak, anlatmak mümkün değil; o yüzden de iyi sanat yapıtlarını çoğunluğun anlayamayacağını söyleyenler, herhangi bir açıklama yapmak yerine, bu yapıtları anlayabilmek için onları tekrar tekrar okumak, dinlemek ya da seyretmek gerektiğini söylüyorlar. İyi ama bu, insanları o yapıtlara alıştırmak olmuyor mu? İnsan her şeye alışabilir, en kötü şeylere bile. İnsanlar kokmuş yiyeceğe, votkaya, sigaraya, afyona alıştırıldığı gibi, kötü sanata da alıştırılabilir; alıştırılıyor da nitekim.

Çoğunluğun üstün sanat yapıtlarını değerlendirebilecek beğeniden yoksun olduğu savı temelsiz bir sav. Çünkü çoğunluk bizim üstün sanat dediğimiz sanatı her zaman anlamıştır: İncil’in eğretilemelerle dolu o yalın öykülerini, halk masallarını, halk şarkılarını, söylenceleri herkes anlar. Bütün bunları anlayan halk, iş bizim yüksek sanatımızı anlamaya geldi mi, neden birdenbire anlayışını kaybetsin ki?

“Sanatım karşısında adam hiç tınmadı bile, besbelli tam bir budala var karşımızda” şeklinde bir söz, kendine aşırı güvenle birlikte tam bir küstahlığı, rolleri değiştirme el çabukluğunu, hasta kafanın kusurlarını sağlıklı kafaya yükleme edepsizliğini de içeren bir sözdür.

Sanat, akli olması nedeniyle anlaşılamaz, alımlanamaz olanı anlaşılır, alımlanır hale getirmelidir; budur çok önemli bir özelliği de sanatın. Gerçek bir sanatsal etki altında kalan kişiye, sanki bunu eskiden de biliyormuş gibi gelir; biliyormuş, anlatamıyormuş gibi. İyi, üstün sanat hep böyledir.

Kaynak: Leo Tolstoy – Sanat Nedir?

Kategoriler
Nedir Sanat?

2

İçeriği yoksullaştıkça yoksullaşan, biçimi anlamsızlaştıkça anlamsızlaşan sanatın özellikle de son dönem ürünlerinde sanata dair bütün özellikleri yitirdiğini görmeye başladık; sanatımsı ya da sanata benzer denilebilecek şeylerdi artık sanat diye ortada görülenler.

Bu da bir yana, halk sanatıyla yolunu ayırmasının sonucu olarak yüksek sınıfların sanatı içerik olarak yoksullaşırken biçim olarak çirkinleşti, bir başka deyişle gitgide daha anlaşılmaz oldu; hatta yüksek sınıfların sanatı zaman içinde sanat olmaktan bile çıktı, sanat taklidine dönüştü.

Bunun nedeni de şöyle açıklanabilir: Halk sanatı halktan bir kişinin çok güçlü bir duygunun etkisinde kalarak bunu öbür insanlara da iletmek istemesiyle doğar. Yüksek sınıfların sanatı ise sanatçının böyle zorlu bir istek duymasıyla değil, çoğu kez yüksek sınıf üyelerinin gönüllerini eğlendirecek şeyler istemelerinden doğar. (Bu isteklerini yerine getirenlere de çok cömert davranırlar.) Yüksek sınıf üyelerinin sanattan beklentileri, hoşlarına giden duyguların başkalarına aktarılmasıdır ve sanatçılar onların bu isteklerini yerine getirmeye çalışırlar. Ama bu beklentinin yerine gelmesi çok zordur; çünkü yaşamlarını hiç çalışmadan, lüks içinde geçiren varlıklı sınıf üyeleri bitmek tükenmez bir biçimde sanatla gönül eğlendirmek isterler. Ama en düşük düzeylisinden bile olsa, sanat ısmarlama üretilmez; sanatçının içinde kendiliğinden doğmalıdır sanat. O nedenle sanatçılar varlıklı sınıfların üyelerinin isteklerini yerine getirebilmek için, sanata benzer şeyler üretme yöntemleri geliştirmek zorunda kalmışlardır.

Bu yöntemler şöyle sıralanabilir:

  1. Ödünçleme
  2. Öykünme
  3. Şaşırtma
  4. İlginç olma

Bu yöntemlerden ilki, bir başkasınca yaratılmış, ünlü, herkesçe bilinen bir sanat yapıtının ya tümünü ya da belli bölümlerini ödünç alıp kimi ekleme ve değiştirmelerle yeni bir şey yapmış gibi görünme esasına dayanır. Böyle yapıtlar belli çevreden insanlarda geçmişteki sanatsal coşumları, duygulanımlarıyla ilgili anıları canlandırır, sanata benzer izlenimler yaratır, sanattan haz duyma peşindeki insanlar arasında elden ele dolaşır.

Şiirsellik denizce akla ödünç alma, aktarma (başkasınınkini) ve benimseme gelir. Ve ödünç alınan bir şey okura, izleyiciye ve dinleyiciye sanatçının yapıtını yaratırken yaşadığı duygunun geçmesini sağlamaz; olsa olsa izleyicinin bundan önceki sanat yapıtından edindiği sanatsal etkilenime ilişkin bulanık anılarına yönelmesini sağlar. Temelinde ödünçleme olan, ödünçlemeden kaynaklanan sanat yapıtı, örneğin Goethe’nin Faust’u, zekayla işlenmiş, binbir güzellikle süslenmiş, çok ustaca kotarılmış olabilir; ama gerçek bir sanatsal etki bırakmaz üzerimizde; çünkü bu bir sanat yapıtının en temel niteliği diyebileceğimiz, biçim ve içeriğin ayrılmaz bir bütün oluşturmasını sağlayan ve sanatçının yapıtını yaratırkenki duygularının ifadesi olan bütünsellikten, organiklikten yoksundur o. Ödünçleme de sanatçının verebildiği tek şey, önceki sanat yapıtından kendisine geçmiş olan şeydir; o bakımdan da -ister bütün bir konu, ister belli bazı sahneler, pasajlar, bölümler olsun- her ödünçleme ancak sanatın yansısıdır, benzeridir ‘gibi’ sidir, ama asla kendisi değildir. Bu yüzden de böyle bir sanat yapıtına “güzel bir yapıt çünkü şiirsel, yani bir sanat yapıtına benziyor” demenin, bir paraya “güzel para çünkü gerçeğine benziyor” demekten hiçbir farkı yoktur.

nedir sanat sevincy

Sanat gibilik, sanata benzerlik izlenimi vermekte ikinci yöntem öykünmedir. Bu yöntemin özü, anlatılmakta olan şeye eşlik eden ayrıntıları defalarca yinelemektir. Söz sanatlarında dış görünüşler, yüzler, giysiler, jestler, sesler, yaşamda yer alabilecek herhangi bir rastlantı dolayısıyla yapıta giren kişilerin yaşadıkları, yaşamadıkları -uğrayıp geçtikleri- yerler bütün ayrıntılarıyla yansıtılır. Bu yöntemin drama sanatındaki uygulanışı ise, kişilerin sözlerinin bire bir yansıtılmasının yanı sıra, bütün kişilere ilişkin bütün durumların, eylemlerin, edimlerin gerçek yaşamda nasılsalar tıpkı öyle olmasına dayanır. Resim sanatında bu yöntem, resmi fotoğrafa indirger, resimle fotoğraf arasındaki ayrımları yok eder. Tuhaf görünebilir ama bu yöntem müzik sanatında da kullanılır: Müzik yalnız ritimlere değil, sanatsal olarak ifade etmek istediği şeye eşlik eden seslere de öykünür, onları taklit etmeye çalışır.

Öykünmecilik ve gerçeğe uygunluk çoğu kişinin düşündüğünün tersine, sanatın artamı için ölçüt değildir. Öykünmecilik sanatın artamı için ölçüt olamaz, çünkü sanatın temek özelliği sanatçının yapıtını yaratırken yaşadığı duygunun başkalarına da geçmesi ise, bunun ayrıntıların betimlemesiyle hiç bağdaşmayacağı açıktır; hatta tam tersine ayrıntı fazlalığı bu duygu geçişine engeldir bile. Ne kadar iyi kotarılmış olursa olsun, bütün bu ayrıntılar yapıtla karşı karşıya bulunan, ondan sanatsal etkilenim durumunda bulunan kişinin dikkatinin dağılmasına neden olur ve bu ayrıntılar yüzünden sanatçının duygusu -tabi eğer böyle bir duygu var ise- karşıdakine geçmez.

Bir sanat yapıtını aktardığı ayrıntıların gerçekliğinden, doğruluğundan dolayı değerli bulmak, dış görünüşüne bakarak bir yiyeceğin besleyiciliği hakkında kanıya varmak kadar tuhaf bir durumdur. Bir sanat yapıtının değeri için onun gerçekliğini ölçüt alıyorsak, burada bir sanat yapıtının taklidinden söz ediyoruz demektir.

Üçüncü yöntem, dışsal duyuşları etkilemektir ki, çoğu kez saf fiziksel bir etkidir bu ve şaşırtma, etkileme olarak adlandırılır.

Bu etkileme hemen bütün sanatlarda aykırılıklara dayanır. Ürkütücüyle sevimlinin, güzelle çirkinin, gürültüyle sessizliğin, karanlıkla aydınlığın, en sıradan olanla en sıra dışı olanın birlikteliklerinden doğan aykırılıklardır. Söz sanatlarında genellikle insanda kösnül duygular uyandıran cinselliğin ayrıntılı olarak anlatılmasına ya da insanda korku uyandıran acı duygusunun, ölüm gerçeğinin ayrıntılarıyla anlatılmasına dayanan, daha önce hiç anlatılmamış, betimlenmemiş pek çok ayrıntı, olay yerinde tutulmuş bir tutanak titizliğinde verilir. Resimde en sık uygulanan, en önemli efekt, ışık ve korkunç olanın betimlenmesidir. Dram sanatında -aykırılıkların dışında- en sıradan efektler fırtına, gök gürültüsü, ay ışığı, denizde ya da kumsalda geçen sahneler, kumsalda giysi değiştirme, kadın çıplaklığı, deliler, cinayetler -genel olarak ölüm- ve bu sırada can çekişmenin bütün aşamalarının tek tek ve ayrıntılı biçimde gösterilmesi gibi efektlerdir. Müzikte en sık başvurulan efektler, crescendo’nun en zayıf, en yalnız, en cılız seslerle başlaması ve bütün orkestranın katılımıyla en güçlü, en karmaşık seslere ulaşana dek bu tırmanışın sürmesi ya da hep aynı seslerin başka başka çalgılarla bütün oktavlardan bir arpeggio’yu yinelemesi ya da armoni, tempo ve ritmin müzikal düşüncenin doğal akışına tümüyle aykırı bir çizgi izleyerek beklenmezliğiyle dinleyicileri şaşırtması olarak sıralanabilir.

Sanatın taklidinde üçüncü yöntem olan şaşırtma ya da etkileme de tıpkı ilk iki yöntem gibi gerçek sanat kavramıyla bağdaşmaz; çünkü şaşırtarak, yenilikle etkileyerek, beklenmedik çelişki ve karşıtlıklar ya da dehşet sahneleri sergileyerek duygu aktarılmaz, yalnızca sinirlerle oynanır, sinirler etkilenir.

Bir ressam çok başarılı bir kanlı yara resmi yapabilmişse, bu resim beni etkiler, ama burada sanat yoktur ki. Ortga çeke çeke, ağır ağır çalınan tek bir notanın insanlar üzerindeki etkisi şaşırtıcıdır, gözyaşlarını tutamayanlar bile çıkar sık sık; ama burada müzik sanatından söz edilemez, çünkü herhangi bir duygu aktarımı söz konusu değildir. Buna karşılık bu türden fizyolojik efektlerin çevremizde hep sanat olarak değerlendirildiğini görüyoruz.

Bir de demezler mi sanat zamanımızda iyice inceldi, zarifleşti diye! Oysa tam tersi, hiç durmadan etkileme peşinde koştuğu için alabildiğine kabalaştı sanat. Avrupa’nın hemen hemen bütün tiyatrolarında sahnelenmiş ve pek tutulmuş olan Hannela adlı oyunu ele alalım:Bu oyunda yazarın yapmak istediği şey, acılar çeken küçük bir kıza karşı insanlarda acıma duygusu uyandırmak. Sanat aracılığıyla izleyicide böyle bir duygu yaratabilmek için, oyun kişilerinden biri bu duyguyu müthiş bir güçle ortaya çıkarmalıdır ki -bütün seyircilere de geçebilsin duygu- ya da küçük kızın ruh hali çok doğru betimlenebilmelidir. Oysa yazarımız ne yapıyor? Ya elinden gelmediğinden ya da istemediğinden başka bir yol seçiyor kendine; dekorcular, giysiciler, ışıkçılar için zor, ama kendisi için kolay bir yol bu; kızı sahnede öldürmeye kalkıyor, üstelik bunu yaparken de izleyiciler üzerindeki fizyolojik etkiyi artırabilmek için ışıkları sonuna dek kısıp salonu ve sahneyi karartıyor; yürek paralayıcı bir müzik eşliğinde küçük yavrucağı sarhoş babasının nasıl acımasızca dövdüğünü gösteriyor; kızcağız ağlıyor, inliyor, kıvranıyor, yerlerde sürünüyor… Derken melekler çıkıp geliyor bir yerlerden ve kızı alıp götürüyorlar.

Bu sahneler karşısında epeyce bir heyecanlanan izleyiciler ise, müthiş bir estetik duygu yaşadıklarından çok eminler. Oysa buradaki heyecanın estetikle hiç bir ilgisi yok. Yok, çünkü bir insandan ötekine geçen aktarılan duygu yok; olan yalnızca bir başka insan adına duyulan acıma duygusuyla, iyi ki acılar içinde olan, inleyen, kıvranan, ben değilim’den kaynaklanan kendi adına duyduğu sevinç duygusu; idam cezalarını izlerken yaşadığımız ya da Romalıları belli aralıklarla arenaları doldurmaya yönelten duygunun benzeri bir duygu bu.

Estetik duygunun yerine etkilemenin konulması özellikle de müzik sanatında çok belirgin; çünkü bu sanat, yapısal özelliği gereği sinirleri doğrudan doğruya fizyolojik olarak etkiliyor. Bestecinin yaratma sürecinde yaşadığı duyguyu melodi de vermek yerine, yeni müzikçiler sesleri biriktiriyor, örgü gibi birbirine geçiriyor, bazen artırıp bazen azaltarak dinleyicileri fizyolojik olarak etkiliyor; öyle ki bu etkiyi bu iş için geliştirilmiş bir aygıtla ölçebilmek bile mümkün. İnsanlar da bu fizyolojik etkimeyi sanatın etkisi olarak alıyorlar.

Dördüncü yöntem olan ilginçlik, sanat yapıtına eklenen zihinsel ilgidir. Şiir, düzyazı, resim, drama, müzik… Artık bunlar öyle değişik bir tarzda yazılıyor ki, bulmaca çözer gibi uğraşmak gerekiyor kendileriyle ve bu keşif, açımlama süreci de insanı sanatın etkilemesine benzer biçimde etkiliyor, sanattan alınana benzer biçimde zevk veriyor.

“İlginç olma” diye adlandırdığımız dördüncü yöntem, sanata öbür yöntemlerin hepsinden çok daha yabancıdır, yine de sık sık sanatla karıştırılan, sanatın yerine konan yöntem budur. Yazarların roman ve öykülerinde okurun keşfetmesi için bıraktıkları boşluklar, bilinçli gizlemeler şurada dursun, bir resmin, bir müzik yapıtının ‘çok ilginç’ olduğunun belirtilmesine hepimiz pek çok kez tanık olmuşuzdur; ilginç mi? Bir sanat yapıtının ilginç olması da ne demek? “İlginçlik” ile ya o yapıtın bizde giderilmemiş bir merak duygusu uyandırdığı ya da o yapıtı anlamaya, kavramaya çalışırken bizim için yeni bir takım bilgiler edindiğimiz söylenilmek isteniyor her halde. Belki de yapıt tam anlaşılır değildir ve biz zorlu bir çabayla, yavaş yavaş çözümlüyoruzdur yapıtı ve bu çözümleme, anlamlandırma serüveni bize belli bir haz veriyordur? Bu olasılıklardan hangisi geçerli olursa olsun, ilginçlik denen şeyin sanatla, sanatsal etkilenimle en ufak bir ortak yanı yoktur. Sanatın amacı, sanatçının duygusunun insanlara geçmesini sağlamaktır. Uyanan merakını gidermek için, izleyicinin, dinleyicinin, okurun zihinsel bir çaba içine girmesi ya da yapıttan edindiği yeni bilgileri -ya da yapıtın anlamını- özümseyebilmek için olanca dikkatini bu işe yöneltmesi, sözünü ettiğimiz ‘geçiş’i engeller. O nedenle de ilginçliğin sanatın artamıyla hiçbir ortak yanı olmaması bir yana, sanat yapıtının yaratacağı etkiyi, sağlayacağı ‘geçiş’i engellediği bile söylenebilir.

Şiirsellik (ödünçleme) de, öykünme de, şaşırtma da, ilginçlik de sanat yapıtlarında görülebilir; ancak bunlar kesinlikle yapıtın başlıca özelliği olmamalı, sanatçının duygusunu insanlara geçirme hedefinin yerini almamalıdır. Gel gelelim, şu son zamanlarda yüksek sınıfların sanatında gördüğümüz şey tam da bu. Sanatın temel özelliğini ıskalayan, sanatımsı, sanat benzeri şeyler hep üretilenler. Sanat yapıtları için “ah ne güzel!” denildiğini duyarız; çünkü şiirseldir o yapıt ya da gerçekçidir ya da etkileyicidir, ilginçtir; oysa bu nitelikler sanatın artamının ölçüsü olmadıkları gibi, hiçbirinin sanatla tek bir ortak yanı da yoktur.

Kaynak: Leo Tolstoy – Sanat Nedir?

Kategoriler
Nedir Sanat?

3

Gerçek bir sanat yapıtı üretebilmek için kimi koşulların yerine getirilmesi gerekir. Bir kez, böyle bir işe kalkışmış kişinin dünyayı kavrayış açısından zamanına göre yüksek bir düzeyde bulunması gerekir ki, belli bir takım duyguları yaşayabilsin ve bunları insanlara aktarma duygusu duyup, bunun olanaklarını yaratabilsin. Tabi bir de, herhangi bir sanat dalına karşı yetenekli olunması gerektiğini de unutmamak gerek. Gerçek bir sanat yapıtı üretmek için zorunlu olan bu koşullar pek seyrek olarak bir araya gelirler. Ödünçleme, öykünme, şaşırtma, ilginçlik dediğimiz yöntemlerle bir sanatımsı, sanat benzeri üretmek için ise -ki doğrusu bizim toplumda oldukça yüksektir bunların karşılıkları- herhangi bir sanat dalında sıkça rastladığımız, ortalama bir yetenek yeterlidir. Burada yetenek derken kastettiğim şey beceri.

Örneğin söz sanatlarında, düşüncelerini, izlenimlerini zorlamadan dile getirebilme, karakteristik ayrıntıların ayırdına varma ve bunları unutmama; plastik sanatlarda çizgi, form ve renklerin ayırdına varma; müzik sanatlarda ses aralıklarının ayırdına varmak ve seslerin birbirlerini izlemelerindeki ilişkiyi hiç unutmama becerisidir burada söz konusu olan. Günümüzde bu becerileri olan biri, bir de hangi sanat alanında etkinlikte bulunacaksa, o sanatla ilgili taklitçiliğin tekniklerini ve uygulamaya ilişkin kimi yöntemleri öğrendi mi, eğer estetik duygusunda yapıtını berbat edecek bir körelme yoksa ve eğer sabrı da varsa, ömrünün sonuna dek, bizim toplumda sanat diye benimsenen, gerçekteyse yalnızca birer sanat benzeri, sanatımsı olan yapıtlar üretebilir.

Bu türden taklitleri üretmek için her sanat dalında belli kurallar ya da reçeteler vardır; yetenekli bir insan bunları güzelce bir belledi mi artık ömrünün sonuna kadar tadını çıkara çıkara bu tür yapıtları üretir durur; ne herhangi bir coşku, ne bir duygu kabarması; serinkanlılıkla gerçekleştirir üretimini. Söz sanatlarına karşı kabiliyeti olan birinin şiir yazabilmesi için, bulunduğu yerde gerçekten gerekli olan her sözcüğün yerine kafiye ya da ritmin gerektirdiği her durumda, yakın anlamlı on başka sözcük bulup yerleştirebilmesi; sonra sözcüklerin bütün olası yer değiştirmelerinde az çok anlamı olacak bir söze ulaşabilmesi ve bir de uygun kafiye için çıktığı sözcük avında ele geçirdiği sözcüklere anlam benzeri, duygu, durum uydurması -daha doğrusu bunların kendilerini değil, benzerlerini yakıştırması- yeterlidir; bu gerçekleştikten sonra, duruma göre artık, dinsel-toplumsal, doğa ya da aşk konulu, uzun ya da kısa istediği kadar şiir imal edebilir.

Söz sanatlarına kabiliyeti olan bu kişi eğer roman ya da öykü yazmak isterse, kendine belli bir biçem edinmesi gerekecektir; yani gördüğü her şeyi betimlemeyi ve bunlarla ilgili ayrıntıları unutmamayı ya da not almayı öğrenecektir. Bunlara sahip olduktan sonra, istediği kadar roman ya da öykü yazabilir; artık duruma göre, tarihsel, toplumsal romanlar olabileceği gibi bunlar, naturalist, toplumsal, psikolojik, hatta dinsel romanlar da olabilir; hangisi modaysa, hangisine rağbet varsa. Konu bulmakta da zorlanmayacaktır; okudukları ya da yaşadığı olaylar arasından beğensin beğendiği konuyu; karakterler -roman kişileri- ise bir romana kopyalanmak için aile çevresi, tanıdıkları arasında kendisini bekleyip duruyor.

Bu türden roman ve öyküler, dikkatli bir gözlem sonucu ulaşılmış ayrıntı zenginliğine de sahipse -hele hele bu ayrıntılar erotk içerikliyse-, içlerinde tek bir gerçek duygu kıvılcımı, yaşanmışlık bulunmamasına karşın sanat yapıtı olarak kabul edileceklerdir. Kabiliyetli birinin dramatik formda bir sanat yapıtı yaratabilmesi için, roman ve öykü için gerekli olanlardan farklı olarak, bir de kişilerine olabildiğince isabetli, etkili, nükteli sözler söyletebilmesi, değişik tiyatro efektlerinden yararlanmayı ve oyun kişilerinin sahnedeki hareketlerini birbirine bağlamayı bilmesi gerekir: Yani sahne olabildiğince hareketli olmalı, oyunda uzadıkça uzayan tek bir diyalog bulunmamalıdır. Bu dediklerimi yapan bir yazar, ister cinayet haberlerinden bir konu beğensin kendine, ister hipnotizma, soya çekim gibi günün modası konulardan ya da tarihten, fantastik alandan konu beğensin, ömrünün sonuna kadar oyun üretebilir.

sevincy nedir sanat

Yetenekli birinin resim ve heykel alanında sanat yapıtına benzer nesneler üretebilmesi biraz daha kolaydır. Bunun için desen ve renk bilgisiyle, balçığa şekil vermeyi -çıplak insan bedeni tercih nedenidir- bilmesi yeterlidir. Bunları öğrendi mi, ömrünün sonuna denk birbiri ardınca resim ya da heykel yapabilir. Kişisel eğilimlerine göre dinsel, mitolojik, tarihsel, fantastik, sembolik konular seçebilir ya da gazetelerde yer verilen güncel konulardan herhangi birini beğenebilir; taç giyme, grev, Türk-Yunan savaşı, kitlesel açlık ya da güzel olabileceğini düşündüğü en sıradan şeyleri, örneğin bir bakır tası ya da çıplk bir kadını konu olarak seçebilir.

Yetenekli kişimizin sanat dalı müzikse eğer, sanatın özünü oluşturan şey, yani yapıtı izleyenlere geçmesi gereken duygu, öbür sanat dallarına göre daha az gerekli olacaktır kendisine; bu böyle olmakla birlikte -dans sanatı dışında- bütün öbür sanatlardan daha fazla fizik güce, jimnastik çabaya gereksinim duyacaktır. Müzik yapıtı için her şeyden önce parmakları herhangi bir çalgı üzerinde büyük bir hızla -bu işte mükemmellik düzeyine ulaşmış olanlar kadar- hareket ettirmeyi öğrenmek gerekir; sonra geçmişte nasıl çok sesli müzik yazıldığını, yani şu kontrpuan dedikleri şeyi, füg sanatını, orkestrasyonu, yani çalgılardan etkin biçimde yararlanmayı öğrenmesi gerekir. Bunları bir öğrendi mi, müzikçimiz artık ömrünün sonuna dek birbiri ardınca yapıtlar yaratabilir ;senfoniler, senfoniyettalar yazabileceği gibi, sesleri sözcüklere, daha doğrusu açık ya da kapalı hecelere göre ayarlayarak operalar, romanslar yazabilir ya da herhangi bir temayı kontrpuan veya füg kalıpları içinde işleyerek oda müziği yapıtları yazar; içine doğuveren herhangi bir ses kümesini süsleyip çeşitlendirerek aklına estiği gibi fantastik müzik ve bunun gibi yazabilir.

İşte biz de varlıklı sınıflardan, yüksek tabakalardan insanların sanat diye benimsediği taklit yapıtlar, bütün sanat dallarında bu türden hazır reçetelere göre üretiliyorlar. Yüksek sınıflar sanatının halk sanatından ayrılması sonucunu doğuran üçüncü ve en önemli etkeni de bu olgu, yani sanat yapıtlarının yerine sanat taklidi yapıtların konulması olgusu oluşturuyor. Biz toplumda sahte sanat yapıtları üretilmesinde etken olan üç koşul olduğunu düşünüyorum; bunlardan ilki, yapıtlarına karşılık sanatçılara oldukça yüksek telif ücretleri ödenmesi ve bunun sonucu olarak da sanattan geçinmenin, yani profesyonelliğin yaygınlaşıp kurumsallaşması; ikincisi, sanat eleştirisi; üçüncüsü ise, sanat okullarıdır.

Sanatta bölünmenin gerçekleşmesi ve varlıklı sınıflardan insanların kendilerine haz veren her türden etkinliği sanat olarak, güzel olarak benimsemeye başlamalarıyla, onlara haz veren bu sanatlar öbür toplumsal etkinliklerden daha fazla el üstünde tutulmaya, ödüllendirilmeye başlandı; böylece daha çok sayıda insan kendini bu sanatlarla ilgili etkinliklere adamaya başladı; sonuçta da bu etkinlik alanları geçmişte olduklarından bambaşka bir niteliğe bürünerek, geçim sağlayan birer mesleğe dönüştüler. Profesyonelleşmesiyle birlikte zaafiyete uğraması da bir olgu sanatın; en değerli niteliğini, içtenliğini yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kaldı böylece.

Profesyonel sanatçı sanatıyla yaşar, o bakımdan dur durak bilmeksizin bir şeyler uydurması, sanat alanıyla ilgili ürünler ortaya koyması gerekir. Bu durumda da, diyelim Yahudi peygamberler -Zebur yazarları-, İlyada ve Odysseia’nın, bütün halk masallarının, şarkıların, söylencelerin yazarları… Bütün bu, yazdıkları için telif ücreti almak şurada dursun, bu yapıtlarla adlarını bile ilişkilendirmeyen sanatçılarla, yazdıkları karşılığında -önceleri- nişanlar, onur payeleri, paralar alan saray ozanları, müzisyenleri, oyun yazarları ya da -daha sonraları- ücretini gazete sahibinden, yayınevi sahibinden, emprezaryodan kısacası sanatın tüketicisi olan kent halkıyla sanatçılar arasındaki aracılardan alan ve yapıtlarının geliriyle yaşayan profesyonel sanatçılar arasında ne büyük bir fark bulunduğunu belirtmeye hiç gerek yok.

Sahte -kalp- sanatın yaygınlık kazanmasının başlıca etkenlerinden biri bu profesyonelliktir. İkinci etken, son zamanlarda tanık olmaya başladığımız sanat eleştirisi, yani herkesçe değil, asıl önemlisi de sıradan insanlar tarafından değil, bilginler, yani pek doğal olmayan ve kendilerine güvenleri tam kişiler tarafından yapılan sanat değerlendirmesi. Bir arkadaşım eleştirmenlerin sanatçılara karşı tavırlarını değerlendirirken, şakayla karışık, “eleştirmenler, akıllılar üzerine değerlendirmelerde bulunan ahmaklardır” demişti. Her ne kadar tek yanlı, eksik, kaba gibiyse de, bu saptamanın hem belli ölçüde gerçek payı içerdiği, hem de eleştirmenlerin sanat yapıtı üzerine yaptıkları sözüm ona açıklamalardan çok daha adil bir yargı olduğu yadsınamaz.

“Eleştirmenler açıklarlar” iyi de, ne açıklarlar? Sanatçı eğer gerçek bir sanatçıysa ve yaratma sürecindeki duygusunu yapıtına yansıtmış, bu yolla da duygusunu öbür insanlara geçirmeyi başarmışsa, burada kim, neyi açıklayacaktır? Yapıt, sanat yapıtı olarak iyi bir düzey tutturmuşsa ister ahlaki ister ahlak dışı olsun, sanatçının dile getirdiği duygu başka insanlara geçer; böylece de insanlar o duyguyu yaşarlar, dahası, herkes kendine özgü bir biçimde yaşar; bu durumda da her türden açıklama, yorum gereksizdir. Eğer yapıttan başka insanlara geçiş olmuyor, yapıt başka insanlara “bulaşamıyorsa”, hiçbir açıklama, yorum ona bu niteliği kazandırmaz. Bir sanat yapıtı yorumlanamaz; olacak şey değildir bu. Anlatmak istediği şey sözle anlatılabilir, açıklanabilir bir şey olsaydı eğer, sanatçı bunu kendisi sözle yapardı. Oysa o bu işi sanatıyla yapmıştır; çünkü öbür yöntemlerin yapıtını yaratırkenki duyguyu aktarmada yetersiz kalacağını sezmiştir.

Bir sanat yapıtını sözle açıklama ya da yorumlama, bir tek şeyi kanıtlar, o da o yorumlamayı yapana sanatın bulaşmadığını, daha doğrusu bu kişinin sanata kapılmaya yetenekli olmadığını kanıtlar. Biliyorum, şimdi söyleyeceğim söz epey şaşırtıcı gelecek. Ama şu bir gerçektir ki, eleştirmenler her zaman sanata kapılma yetenekleri en az olan insanlardır. Çoğu, kalemini kullanırken gözü pektir, ataktır; hemen hepsi akıllıdır, iyi eğitim almışlardır; gel gelelim sanata kapılma yetenekleri doğal değildir, ya da körelmiş dumura uğramıştır. O bakımdan da bu insanlar yazıp çizdikleriyle kendileri okuyan, izleyen, kendilerine inanan insanların beğenilerini iğdiş etmişlerdir ve etmeyi sürdürmektedirler. Sanatın bölünmediği, onun bütün halkın dinsel dünya görüşü olarak değerlendiği toplumlarda sanat eleştirisi yoktu ve olamazdı da. Sanat eleştirisi yalnız, yaşadıkları zamanın dinsel bilincini, din kültürünü benimsemeyen yüksek sınıfların sanatı içinde doğabilirdi, öyle de olmuştur.

Genç bir sanatçı herhangi bir yapıt yarattı; yaptığı şey bütün sanatçılar gibi, yaşadığı duyguları kendine özgü bir yöntemle dile getirmek; çoğu kişiye onun yaşadığı bu duygular geçiyor ve sanatçının yapıtı yavaş yavaş ünlenmeye başlıyor; ama işte tam bu sırada devreye eleştirmen giriyor; sanatçının yapıtı aslında fena sayılmazmış ama kendisini Dante, Shakespeare, Goethe, Rafaello ve on dönemlerindeki Beethoven gibi sanatçılarla kıyaslamak mümkün değilmiş. Bunun üzerine genç sanatçı kendisine örnek diye sunulan sanatçılara öykünen yapıtlar üretmeye başlıyor; sonuçta da yalnızca başarısız değil, sahte, iğreti, yapmacık yapıtlar üreten biri olu çıkıveriyor. Eleştirmenlerce övülen her sahte yapıt, aralığından iki-yüzlülerin süzülüverdiği bir kapıdır yalnızca.

Sanatta sapkınlığın üçüncü etmenini oluşturan sanat eğitimi veren okullar sanata eleştiriden de büyük zarar verdiler. Sanat bütün halkın değil de yalnızca varlıklı sınıfların malı olur olmaz bir mesleğe dönüştü, mesleğe dönüşür dönüşmez de bu mesleği öğreten yöntemler ve bu yöntemler yoluyla sanat öğretimiyle uğraşan, bu mesleği seçmiş insanlar ortaya çıktı, sanat okulları kuruldu; liselerde bile söz sanatları -retorik- sınıfları kuruldu, güzel sanatlar akademilerinde resim, müzik, tiyatro öğretilmeye başlandı.

Şimdi, bu okullarda sanat öğretiliyor. İyi, güzel de, sanat sanatçının özel bir duygunun öbür insanlara aktarımı olduğuna göre bunu okulda nasıl öğreteceksiniz? Hiç bir okul insanda ne bir duygu uyandırabilir ne de insana sanatın özünün ne olduğunu -kendine özgü yöntemle bir duygunun nasıl ortaya çıkarılabileceğini- öğretebilir. Okulda öğretilebilecek tek şey, sanatçıların yaşadıkları duyguları başka sanatçılara nasıl aktarabildikleridir. Ve sanat okullarında öğretilmekte olan da bundan başka bir şey değildir; ancak böylesi bir eğitim, gerçek sanatın yayılmasına herhangi bir katkı sağlamadığı gibi, tam tersine, sanat adı altında taklit sanatın yayılmasına katkıda bulunarak insanların gerçek sanatı anlamalarına engel olur, hatta bu konudaki en büyük engeli oluşturur.

Söz sanatlarında insanlara öğretilen şey, üzerinde hiç düşünmedikleri bir konuda, canları bu konuda hiçbir şey söylemek istemese de, sayfalar dolusu şeyi ünlü diye kabul edilen yazarların yazdıklarına benzer biçimde nasıl yazabilecekleridir. Liselerde öğretilen budur. Resimde öğretilen başlıca şey, orijinalinden ya da doğadan çoğu kez çıplak beden çizmektir; yani hiçbir zaman görünmeyen ve gerçek sanatla uğraşan birinin hiçbir zaman el atması gerekmeyen şeyi yapmaktır, üstelik de bu iş eski ustalara öykünerek, onlar nasıl yapmışlarsa tıpkı öyle yapılmalıdır. Eski üstatların yorumladıkları konulara benzer konuları yorumlamaları istenerek öğretilir resim öğrencilere. Drama okullarındaki eğitim de bundan pek farkı yoktur: Tragedya ustası diye kabul edilen eskiler gibi okumaları istenir, öğrencilerden monologları; sahne de onlar gibi olmaları istenir. Müzikte yine öyle. Bütün müzik kuramı, eski usta kompozitörlerin müzik yazmak için kullandıkları yöntemleri birbiriyle hiç ilintisi olmaksızın yinelemekten ibarettir.

Rus ressam Bryullov’un sanata dair çok anlamlı bir sözü var; bir yerlerde söylediğim bu sözü, okullarda neyin öğretilip neyin asla öğretilemeyeceğini çok güzel ortaya koyduğu için şu anda da yenilemekten kendimi alamıyorum. Bir öğrencisinin çalışmasını gözden geçirirken Bryullov elindeki fırçayla öğrencinin yapıtına birkaç kez belli belirsizce dokunur ve başarısız, kötü, ölü çalışma birden canlanıverir. “İşe bak” der öğrencilerden biri. “Belli belirsiz birkaç dokunuşuyla her şey nasıl da değişiverdi!” Bunun üzerine Bryullov sanatın karakteristiğini, sanatı sanat yapan tılsımı açıklar: “Sanat”, der, “işte tam da o belli belirsizin, hayal meyalin başladığı yerde başlar.”

Okulun verebilecekleri, hayal meyalin, başka bir deyişle sanatın başladığı yerde biter. Duygu geçişinin genel olarak gerçekleşip gerçekleşmeyeceği ve ne ölçüde gerçekleşebileceği, sanatçının yapıtı oluşturan sayısız ayrıntıdan ne kadarını yakalayıp yansıtabileceğine bağlıdır. Bu ayrıntıların nasıl yakalanabileceğinin dışsal eğitimi mümkün değildir; bu ancak insanın bütün ruhunu o işe vermesiyle mümkündür.

Hiçbir eğitim bir dansçıya müziğin ölçüsüne tam uyarak, müzikle tam bir uyum içinde dans etmeyi ya da bir şarkıcıya, bir kemancıya sayısız ses parçacıkları arasından o biricik gerekli sesi bulup çıkarmayı, bir ressama mümkün olan bütün çizgiler arasından yapıtı için gerekli biricik uyumlu çizgiyi bulup çıkarmayı ve bir ozana onca sözcük arasından tek gerekli sözcüğü bulmayı ve onu hem imge, hem ezgi açısından konabileceği biricik yere kondurmayı öğretemez. Bunları yalnızca duygu bulabilir. O bakımdan sanat okulları sanatı değil, ancak sanata benzer bir şeyler yapabilmeyi öğretebilirler. İnsanlara sanat gibiyi, sanata benzeri öğretmek, onların gerçek sanata olan heveslerini de kırar. Güzel sanatlar meslek okullarına gidip de, oralarda üstün başarı gösterenlerin sanat konusunda en küt kafalı kişiler olmalarının nedeni budur. Bu okullarda sanat değil, iki yüzlülük öğretilir.

Sonuçta sanat okullarının sanata yararı olmak şurada dursun, zararı vardır; ilkin, bu okullara düşmek ve oralarda sekiz-on yıl eğitimden geçmek bahtsızlığına uğrayan insanlardaki gerçek sanat üretme yeteneği yok edilir buralarda. İkincisi de, bu okullar dünyamızı dolduran milyonlarca insanın sanat zevkini iğdiş eden sahte sanat türetme merkezi işlevi görürler. Sanatçı olarak doğmuş insanların çeşitli sanat dallarında geçmişteki sanatçıların ürettikleri yapıtlardan örnekleri tanıyabilmeleri için, bütün ilk öğretim okullarında resim, müzik ve bunun gibi derslere yer verilmeli, bu derslerde geçmişin ve şimdinin gerçek sanat ürünleriyle tanışan bütün yetenekli öğrencilere, bu örneklerden yararlanarak yetenekli oldukları sanat alanında kendi kendileri daha da mükemmelleştirmelerinin yolu açılmalıdır.

Bu üçlü, yani sanatçıların profesyonelliği, eleştiri ve sanat okulları, günümüzde insanların büyük çoğunluğunu gerçek sanattan habersiz bıraktığı gibi, sanat adına üretilmiş en bayağı ürünlerin, en kaba sanat taklitlerinin sanat olarak benimsenmesine de yol açtı.

Tolstoy – Sanat Nedir?

Kategoriler
Nedir Sanat?

4

Biliyorum, yalnızca akıllı sayılan değil, gerçekten akıllı olan, bilim, matematik, felsefe vb. konularda en karmaşık sorunları kolayca kavrayabilen insanların büyük çoğunluğu, kimi kez en yalın, en açık gerçekleri bile anlamakta zorlanırlar; olaylar, olgular üzerine büyük çabalarla oluşturdukları, gurur duydukları, başkalarına öğütlemeye, aşılamaya kalkıştıkları ve bütün yaşamlarını üzerine inşa ettikleri değer yargılarının meğerse yanlış, sahte olduğunu ortaya çıkarabilecek gerçeklerdir bunlar. O bakımdan, toplumumuzda sanat ve artistik zevk sapkınlığına ilişkin öne süreceğim kanıtların benimsenebileceğini hiç sanmıyorum, hatta bunların epeyce bir gürültü koparacağından eminim; yine de sanat üzerine araştırmalarımın beni getirdiği noktayı sonuna dek açıklamak zorunda hissediyorum kendimi.

Sanat yapıtı diye ortalıkta salınan bütün ıvır zıvırın, varlıklı kesimden bir avuç avare için gönül eğlencesi olmanın ötesinde kimse üzerinde hiçbir etki yaratmadığı ve hiçbir iz bırakmadan belleklerden silinip gittiği biliniyor. Bu konuda zaman zaman, çok sayıdaki bu başarısız girişimler olmasaydı, gerçek sanat yapıtlarına hasret kalırdık türünden bir itiraz yükseltilir. Kusura bakılmasın ama bu biraz, pişirdiği ekmekler hiçbir şeye benzemiyor diye eleştirilen bir fırıncının, çöpe giden bu kötü pişmiş ekmekler olmasaydı, nar gibi kızarmış, güzel ekmekler de olmazdı savunmasına benziyor. Doğru, altının olduğu yerde kum çok olur; ama bu kesinlikle, akıllıca bir şey söylemek için daha önce saatler boyu saçmalamak gerektiği anlamına gelmeyeceği gibi, böyle bir şeyin bahanesi ya da vesilesi de olamaz.

Her yanımızı sanat yapıtı savı taşıyan yapıtlar sarmış durumda. Binlerce şiir, roman, oyun, resim, müzik yapıtı yayımlanıyor. Kısacası, değişik sanat dallarından yüz binlerce yapıt… Ama bunların arasından bir tanesi, ötekilerden yalnızca daha güzel olmakla kalmıyor, pırlantanın camdan ayrılması gibi de ayrılıyor onlardan. Paha biçilemez bir şeydir o, son derece değerlidir; öbürlerinin ise hiçbir değeri olmadığı gibi, insan zevkini tahrif, tahriş ve iğfal etme gibi olumsuz özellikleri de vardır.

nedir sanat sevincy

Taklit yapıtların dış görünüşleri gerçek sanat yapıtlarından daha kötü olmadığı gibi, çoğu kez daha iyi olabiliyor; bu da toplumumuzda gerçek sanat yapıtını taklit olandan ayırt etmeyi büsbütün zorlaştıran bir öğe olarak karşımıza çıkıyor; taklit, çoğu durumda gerçek olandan daha fazla etkiliyor insanları; içeriklerinin dahi çok daha ilginç olabildiğini görüyoruz bunların. Peki, nasıl ayırt edeceğiz? Bilerek gerçeğine benzetilmiş, dış görünüş olarak ondan hiçbir farkı olmayan on binlerce yapıt arasından gerçek sanat yapıtını nasıl ayırt edeceğiz?

Zevki iğfal edilmemiş bir insan için -bu insan emekçi olacak, ama kent emeklisi değil- bu iş, yazıda, dağda ya da ormanda yabanıl bir hayvanın bozulmamış, çarpılmamış, iğfal edilmemiş -doğal- sezgileriyle binlerce iz arasından kendine gerekli tek izi bulması denli kolaydır. Hiç yanılmadan kendine gerekli izi bulur hayvan. İnsan oğlu da doğal olarak kendinde bulunan özellikler çarpılmamış, bozulmamışsa eğer, binlerce yapıt arasından kendine gerekli olan gerçek sanat yapıtını hiç yanılmadan bulur, deneyimli sanatçının yapıtına aktardığı duygu ona geçer. Yeter ki, aldığı eğitim ya da yaşam biçimi, zevkini -gustosunu, damak tadını- iğdiş etmiş olmasın. Zevkleri iğdiş olmuş insanlarda sanat alımlama yeteneği dumura uğramıştır; bunlar sanat yapıtlarını değerlendirirken, öğrendikleri şeyleri devreye sokarlar, bu da onların kafalarını öyle bir karıştırır ki, tam tersi bir noktada bulurlar kendilerini.

Sonuç: Toplumumuzda büyük çoğunluk, gerçek bir sanat yapıtını, onun en kaba taklitlerinden ayırt edebilecek durumda değildir. İnsanlar konser salonlarında saatlerce oturup yeni bestecilerin yapıtlarını dinliyorlar, ünlü yeni romancıların yapıtlarını okumak, ressamların anlaşılır-anlaşılmaz tablolarını görmek zorunda hissediyorlar kendilerini, gerçekliği bunlarda daha iyi gördüklerini düşünüyorlar; en önemlisi de bunların hepsini sanat yapıtı gibi kabul ederek kendilerini bunlara hayran olmak zorunda hissediyorlar; bu arada gerçek sanat yapıtları, bu insanların çevresinde sanat yapıtı gibi görünmediği için hiç ilgi toplamadıkları gibi, küçümseniyor, sessizlikle geçiştiriliyor.

Gerçek sanat yapıtının yarattığı etkinin ne olduğunu unutmuş ve sanattan bambaşka şeyler bekleyen insanların (ki toplumumuzda büyük çoğunluktadır böyleleri), taklit sanat yapıtları karşısında kapıldıkları heyecan ya da gönül akışını estetik duygu olarak değerlendirebilecekleri de doğrudur; üstelik bu insanların düşüncelerini değiştirmek, bir renk körünü yeşilin kırmızı olduğuna inandırmak kadar olanaksızdır; ama yine de sanat duyguları bozulmamış, kirlenmemiş insanlar için bu özellik, sanatın yarattığı duyguyu öbür bütün duygulardan ayıran en belirleyici, en ayırt edici özelliktir.

Sözünü ettiğimiz duygunun başlıca özelliği, gerçek bir sanat yapıtını izleyen kimsenin sanatçıya karışıp kaynaşmasıdır; bu öylesine bir kaynaşmadır ki, izlediği yapıt bir başkasının değil de kendisininmiş gibi gelir izleyiciye; nicedir tam da kendisinin anlatmak istediği şeyler sergilenmiştir sanki. Gerçek bir sanat yapıtının becerdiği şey budur. Yani o sanat yapıtını alımlayanın bilincinde sanatçıyla kendisi arasındaki sınır, yalnızca sanatçıyla kendisi arasındaki sınır da değil, aynı sanat yapıtını izleyen bütün öbür insanlarla kendisi arasındaki sınır yok olur. Hem kişiliğimizin başka insanlardan ayrılmışlığından, tek başınalığından özgürleşmesi, hem de onun başka kişilerle kaynaşıp bütünleşmesi böylece gerçekleşir; sanatın başlıca çekici gücü; belirleyici özelliği de burada yatar.

Söz konusu yapıtı benimseyen, algılayan öbür insanlarla karışıp kaynaşma, bütünleşme yoksa, orada sanat yoktur. Sözünü ettiğimiz geçiş (bulaşma) nasıl sanatın en kuşku götürmez, en belirleyici özelliği ise, geçişin derecesi de sanatta ulaşılmış ustalığın, üstünlüğün, sanatın artamının biricik ölçütüdür. Geçiş ne denli güçlüyse, o denli üstün bir sanatla karşı karşıyayız demektir. Bir sanat yapıtında yapıtı yaratandan yapıtı algılayana geçişin derecesini üç koşul belirler:

  • Aktarılan duygunun ne kadar kendine özgü, ne kadar sıra dışı olduğu
  • Aktarılan duygunun ne kadar açık, net bir biçimde aktarıldığı
  • Sanatçının içtenliği (yani aktardığı duygunun, sanatçının kendi içinde hangi güçte boy verdiği).

Aktarılan duygu ne denli özel, sıra dışıysa, algılayanı da o denli şiddette etkiler. Yapıtın yarattığı ruh hali ne denli kendine özgü ise, algılayan da o denli büyük haz duyar ve yapıtla o denli istekle ve güçle kaynaşıp bütünleşir. Duygu ne denli açık, net bir biçimde aktarılırsa, geçiş de o denli etkin olur, çünkü bilincinde sanatçıyla kaynaşıp bütünleşen algılayıcı, kendisine sanatçıdan geçen duygudan o denli büyük tatmin duyar; ona öyle gelir ki, nicedir bildiği, tanıdığı, yaşadığı bir duygudur bu ve ifadesini ancak şu anda bulmuştur. Geçişi en fazla etkileyen şey, sanatçının ne ölçü de içten olduğudur. Yapıtının en başta sanatçının kendisine bulaştığını, onun başkalarını etkilemek için değil, kendi kendisi için yazdığını (çizdiğini, çaldığını, oynadığını) hisseden okura (dinleyiciye, izleyiciye) sanatçının bu ruh hali hemen bulaşır.

Sanatta geçiş, aktarım dediğim şeyin üç koşulundan bahsettim, ama aslında bu işin tek bir koşulu vardır, o da sonuncu koşul, yani sanatçının aktarmak istediği duyguyu ifade etme konusunda bir iç gereksinim duyması koşuludur. Birinci koşulu da kapsayan bir durumdur bu, çünkü sanatçı eğer içtense, duygusunu nasıl yaşıyorsa, öyle ifade edecektir; hiçbir insan bir başkasına benzemediği için de, bu duygu başka her insan için özel bir duygu olacaktır ve sanatçı bu duyguyu ne denli derinlerinden söker çıkarırsa, o denli içten, candan olacaktır duygusu. Aktarmak istediği duyguyu en açık, net biçimde ifade etmeye sanatçıyı zorlayan da, bu içtenlikten başka bir şey değildir.

Bu üç koşul, varlığıyla gerçek sanatı taklit sanattan ayırır. Bu koşullardan herhangi biri eksikse, karşımızda sanat yapıtı değil, ona öykünen, taklit bir yapıt var demektir. Bir yapıt, sanatçının duygularındaki bireysel özelliği yansıtmıyorsa, bu nedenle de söz konusu duygular açık, anlaşılır biçimde aktarılmamışsa ya da sanatçının duyduğu bir iç gereksinimden doğmamışsa, sanat yapıtı olmayan bir yapıt var demektir karşımızda. Pek az ölçülerde de olsa, bu koşulların üçünü de içinde barındıran bir yapıt, zayıf olsa bile bir sanat yapıtıdır.

Kaynak: Leo Tolstoy – Sanat Nedir?

Kategoriler
Nedir Sanat?

5

Evet, sanatın içeriği yönünden iyiyle kötüyü nasıl ayıracağız birbirinden? Tıpkı konuşma gibi bir iletişim aracı olan sanat, bu niteliğiyle ilerlemenin, başka bir değişle, insanlığın mükemmelliğe doğru yürüyüşünün de bir aracıdır. Konuşma, yaşayan son kuşak insanların, hem öndeki kuşakların, hem de kendi çağlarının en ilerici kesiminin deneyim ve düşünce yoluyla öğrendikleri şeyleri öğrenmelerini olanaklı kılar; sanat, son kuşak insanların, kendilerinden önceki insanlarla, kendi çağlarındaki öncü, ilerici insanların yaşadıkları duyguları yaşamalarını olanaklı kılar. Ve bilginin evrimi nasıl gerçekleşiyorsa, yani daha gerçek ve daha gerekli bilgi, yanlış ve gereksiz bilgiyi nasıl dışlıyor ve onun yerini nasıl alıyorsa, duyguların evrimini de sanat yoluyla gerçekleşiyor, yani daha düşük düzeyli, daha az iyi ve insanların gönenci için daha az gerekli duygular dışlanarak, yerlerine daha iyi, insanlığın gönenci için daha gerekli duygular geçiyor. Sanatın amacı da budur. Dolayısıyla sanat, içeriğiyle ne kadar bu amacın içinde olursa, o kadar iyi sanattır ve ne kadar bu amaçtan uzaklaşmışsa, o kadar kötü sanattır.

Gerçek sanat yapıtının sanatçı yüreğinde gövermesi öyle sık rastlanan olaylardan değildir; bir kadının gebeliği gibi rahimde gelişen bebek gibi, içinde bulunulan yaşamı önceleyen özel bir yaşamın ürünüdür o. Taklit sanat ise, işin usta ve zanaatçılarınca öncü arkası düşünülmeden, dur durak bilmeksizin üretilen sanattır (yeter ki tüketicisi olsun). Gerçek sanat, kocası tarafından sevilen bir kadına benzer; süslenip püslenmeye gereksinim duymaz; taklit sanat ise fahişeler gibi sürüp sürüştürmek, takıp takıştırmak zorundadır.

Gerçek sanatın ortaya çıkış nedeni, sanatçının biriken duygularını dile getirmek için duyduğu içsel gereksinimdir; tıpkı bir annenin gebeliğinin nedeninin sevgi olması gibi. Taklit sanatın nedeni ise, tıpkı fahişeler gibi maddi çıkardır. Gerçek sanatın sonucu yaşama yeni duygular katmaktır; tıpkı bir kadının sevgisinin sonucunun hayata yeni bir insan yavrusu getirmek olması gibi. Taklit sanatın yarattığı sonuçlar ise, insanlarda yozlaşma, manevi güçlerde zayıflama ve bedensel hazlarda doyumsuzluktur. Günümüzün insanının, karşı karşıya bulunulan ahlaksız, kösnül, kabuklaşmış sanatın iğrenç selinden kendilerini koruyabilmeleri için anlamaları gereken şey budur işte.

Kendimi yakın duyduğum bir konu olarak on beş yıldır beni uğraştırıp duran sanat üzerine düşüncelerimi elimden geldiğince açıklamış bulunuyorum. On beş yıldır beni uğraştırıp duran derken söylemek istediğim, kitabın yazımının on beş yıl sürdüğü değil, kitabı yazmaya on beş yıl önce başlamış olduğumdur; ara vermeden yazarsam bitirmem fazla uzun sürmez, diye düşünüyordum. Ama yazdıkça, sanat üzerine düşüncelerim o sıralar hiç de açık seçik olmadığı ortaya çıktı; açıklamalarım hiç doyurucu gelmiyordu bana. O günden bu yana konu üzerinde düşündüm durdum ve belki altı yedi kez, artık yazmaya başlayabilirim diyerek masaya oturdum. Ama her girişimimde, üstelik de sayfalar dolusu yazmama karşın, iyi sonuçlandıramayacağımı hissederek yazmayı bıraktım.

Şimdi ise çalışmamı bitirmiş bulunuyorum; kitabımın pek çok eksiği olduğundan hiç kuşkum yok, ancak toplumumuzun sanatta izlemekte olduğu yanlış yola, neden böyle bir yola girmiş bulunduğumuza ve sanatın asıl amacının ne olduğuna ilişkin ana düşüncemin doğru olduğu ve pek çok eksikleri olan, pek çok tamamlayıcı açıklamayı gereksinen çalışmamın boşuna olmadığı, yok olup gitmeyeceği ve sanatın şu an izlemekte olduğu yanlış yoldan er ya da geç döneceği umudunu taşıyorum. Ama bunun olabilmesi, sanatın yeni bir yola girebilmesi için, sanatla her zaman yakın ilişkisi olana, onun kadar önemli bir başka insan etkinliğinin, bilimin de tıpkı sanat gibi içinde bulunduğu yanlış yolu terk etmesi gerekmektedir.

Sanat için sanat kuramında, bize zevk veren şeylerle uğraşmak nasıl sanat oluyorsa, bilim için bilim kuramında da, ilginç bulduğumuz için incelediğimiz her şey bilim oluyor. Bilim ve sanat öylesine bağlıdır ki, tıpkı kalp ve akciğerler gibi, biri sakatlanırsa, öbürünün de çalışması bozulur. Gerçek bilim, belirli bir zaman diliminde, belirli bir toplumun en önemli saydığı gerçekleri, en önemli saydığı bilgileri araştırır, inceler ve insanların bunları anlamalarını, algılamalarını sağlar. Sanat ise bu gerçekleri bilgi alanından duygu alanına aktarır. O bakımdan, eğer eğer bilimin yürüdüğü yol yanlış ise, sanatın yürüdüğü yol da yanlış olacaktır. Gerek sanatın aktardığı duyguların, gerekse bilimin aktardığı bilgilerin önem derecesini belirleyen şey, içinde yaşanılan toplumda ve zaman diliminde, insanların yaşamlarının anlamına, amacına ilişkin genel anlayışlardır.

İnsanlar, bu amaca ulaşılmasını en çok etkileyen şey üzerinde en fazla duracaklar, onun üzerinde araştırmalar yapacaklar ve onu temel bilim olarak benimseyeceklerdir; bu amaca ulaşılmasında daha az etkin olan şeylere ise daha az önem verilecek, bunlar daha önemsiz bilimler olarak görülecektir; insanların yaşamlarının anlamı, amacı olarak gördükleri şeyin gerçekleşmesinde hiçbir etkinliği olmayan konular hiç araştırılmayacak, araştırılsa bile bu çalışmalar bilim olarak kabul edilmeyecektir. Bu, geçmişte de böyleydi, şimdi de böyle olmak zorundadır; çünkü insan bilgisinin de, yaşamının da özelliği budur.

Geleceğin sanatçısı kendi geçimini kendi sağlayacak, sıradan insanların yaşadıkları gibi yaşayacaktır. Sanatçı olarak kendinde var olan yüce manevi gücün meyvelerini ise olabildiğince çok insana cömertçe sunmaya çaba gösterecektir. Duygularını mümkün olan en fazla sayıda insana aktarmaktan duyacağı sevinç, onun ödülü olacaktır. Dahası, yapıtının olabildiğince çok sayıda insana ulaşmasını mutlulukların en büyüğü olarak gören geleceğin sanatçısı, sanat yapıtlarının nasıl olup da yalnızca belirli bir para ödeyenlerin yararlanmasına sunulabildiğini anlamayacak. Tacir, tüccar takımından temizlenmedikçe, sanat tapınağı tapınak olamayacak. Geleceğin sanatı, istilacı bezirganları tapınağından kovacak.

O nedenle de geleceğin sanatının içeriği, bence bugünkü sanatın içeriğine hiç benzemeyecek. Geleceğin sanatının içeriği, öbür bütün insanlar gibi çalışıp çabalamaktan kendilerini zorbalıkla kurtarmış seçkinlere özgü, yalnız onlara ilginç gelebilecek ve bir tek onların anlayabilecekleri kibir, melankoli, doygunluk, kösnüllük gibi duygular ve bunların çeşitlemeleri değil, herkes gibi yaşayan insanların duydukları, günümüzün dinsel bilincinden kaynaklanan, istisnasız bütün insanların anlayabilecekleri duygular oluşturacaktır.

Geleceğin sanatçısı, içe işleyen bir masal ya da şarkı yazmanın, eğlenceli, insanı güldüren bir bilmece, bir nükte ya da bir şaka yazmanın, kuşaklarca insanı ya da milyonlarca çocuğu ve yetişkini kendine hayran bırakacak, gönüllerini şenlendirecek bir resim yapmanın; varsıl sınıftan bir avuç insanın -o da bir süre için- gönül eğlenceci olacak, sonra da sonsuza dek unutulup gidecek bir roman, senfoni yazmaktan ya da bir resim yapmaktan çok çok daha önemli, yararlı, verimli bir iş olduğunu anlayacaktır. Sanatta, herkesçe anlaşılacak, yalın duyguların dile getirildiği bu alan, inanılmaz ölçüde büyük ve neredeyse hiç el değmemiş, bakir bir alandır.

Sözümüzün başına dönersek, geleceğin sanatı içerik yönünden yoksullaşmak, sığlaşmak şurada dursun, tam tersine, çok daha zengin, derin, kapsamlı olacaktır. Yalnız içerik yönünden mi? Biçim yönünden de geleceğin sanatı bugünün sanatından daha aşağı olmayacağı gibi, karşılaştırılamayacak ölçüde onsan daha üstün olacaktır; yalnızca incelik açısından, karmaşık bir tekniğe sahip olma açısından da değil, sanatçının yaşadığı ve aktarmak istediği duyguyu gereksiz hiçbir şey katmadan alabildiğine kısa, açık, yalın bir biçimde aktarma yönünden de böyle olacaktır bu. O bakımdan, geleceğin sanatında duygularda ayrıksılık, belirli bir seçkin kesime ulaşılabilirlik değil, genellik, herkesçe anlaşılırlık; biçim/biçem konusunda ise, günümüzde geçerli olduğu gibi muğlaklık/müphemlik, karmaşıklık, istife dayalı bir büyüklük değil, kısalık, açıklık, yalınlık öne çıkacak, sanatta mükemmellik idealini bu değerler oluşturacaktır.

Sanat, insanların özgür, mutlu, barış içinde bir arada yaşamalarını sağlamalıdır. Sanat, zoru, şiddeti hayatımızdan uzaklaştırmalıdır. Bir tek sanat yapabilir bunu. Bugün insanların ortak yaşam sürebilmeleri, şiddet ve ceza korkusunun dışında kalan şeyler sayesindedir ve yaşamımızın önemlice bir parçasının üzerinde yükseldiği temel de budur. Bunu gerçekleştiren şey ise sanattır. Ailemize, yakınlarımıza, düşmanlarımıza, yabancılara, büyüklerimize, hastalara, hayvanlara nasıl davranılması gerektiği sanat yoluyla aktarılabilir ve kuşaklar boyunca milyonlarca insan, herhangi bir zor uygulamak şurada dursun, bu işin tek yolunun sanat olduğundan en ufak bir kuşku duymaksızın buna uyarsa eğer, o zaman sanat günümüzün din bilincine karşılık gelecek, ona uygun düşen değerlerin, başka anlayışların da doğmasını sağlayabilir.

Arkadaşa ihaneti utanç verici bir davranış olarak görmek, bayrağa bağlılık, onur kırıcı bir davranışla karşılaştığında kendini ille de bunun öcünü almak zorunda hissetmek, kendinin ya da ülkesinin onurunu korumak gibi duygular uyandırabiliyorsa eğer sanat insanda; tek tek her insanı değerli görme, her hayvanın canına saygı duyma; lüksten, şiddetten, öç almaktan, başkaları için gerekli şeyleri kendi zevki için kullanmaktan utanç duyma gibi duygular da uyandırabilir, bu da bir yana, farkında bile olmadan, hatta sevinç, mutluluk duyarak insanın kendini başkaları uğruna feda etmesini de sağlayabilir.

Sanat, günümüz toplumunda yalnız bir avuç iyi insanın sahip olduğu kardeşlik ve sevgi duygusunu, herkes için olağan, sıradan, içgüdüsel bir duygu haline getirmelidir. Hayali koşullarda insanda kardeşlik ve sevgi duyguları uyandıran dinsel sanat, gerçek yaşamda da benzer duyguları yaşatmaları için insanları eğitmeli ve eğittiği insanların ruhlarında, üzerinde güvenle, doğallıkla ilerleyecekleri yollar döşemelidir. Her tür ayrılığı ortadan kaldırıp, birbirinden çok farklı insanları tek bir duygu etrafında toplayarak, insanları birlik yolunda eğiten evrensel sanat, onlara düşünüp taşınarak, akıl yürüterek değil, hayatın çizdiği sınırlar ötesindeki evrensel birliğin insanı ne denli gönendirdiğini, mutlandırdığını hayatın kendisiyle göstermelidir.

Çağımızda sanatın görevi, insanların esenliğinin, onların bir araya gelmelerinde, birleşmelerinde olduğu gerçeğini akıl alanından duygu alanına geçirmektir; sanatın akıl alanından duygu alanına geçireceği bir başka gerçek de, varlığını sürdürmekte olan şiddetin egemenliğinin yerini ilahi egemenliğin, başka bir deyişle hayatımızın en yüce amacı olarak bizlere sunulmuş olan sevginin egemenliğinin alması gerektiğidir.

Kaynak: Leo Tolstoy – Sanat Nedir