Kategoriler
Collaborations

Ahde Vefa

Bu yazımda, yakın zamanda sonsuzluğa uğurladığım arkadaşım Şener Ünal’dan ve onunla birlikte geliştirdiğim, çağımızın güzellik, estetik, sevgi ve arzu kavramlarını, yeni teknolojilerle ifade edeceğimiz ‘Synthetic Women’ adlı sanat filmi projemden bahsedeceğim.

Yalnızca bana değil, bir çok kişiye ‘mentor’ olmuş bu değerli insan sayesinde oluşan ‘Sentetik Kadınlar’, onun zamansız yolculuğu sebebiyle zihnimde dondu. Hayatımdan bir anda yok olan arkadaşımın yokluğuna alışmaya çalışırken, ondan aldığım ilhama hayat vermek için motive olmak istedim. Motivasyonun bir parçası bu yazım.

Onun benim için neden çok değerli olduğuna bir alıntıyla başlamak isterim.

“Özel yaşamlarımızda, sevgi ölçüsünde bereketli başka bir duygu yoktur. Kişinin sevgisinden pek çok şey doğar; arzu, düşünce, istem, eylem. Bununla birlikte, bir tohumdan çıkan ürünler gibi, sevgiden doğan bu şeylerin hepsi sevgi değillerdir ama onun varlığını ön görürler. Elbette sevdiğimiz şeyi şu ya da bu şekilde isteriz; öte yandan sevmediğimiz pek çok şeyi, bizi duygusal bakımdan hiç ilgilendirmeyen şeyleri de isteriz. İyi bir şarabı arzulamak onu sevmek anlamına gelmez. Bir şeyi arzu etmek, kuşkusuz o şeye sahip olmaya doğru ilerlemek demektir. Bu nedenle arzu, doyurulur doyurulmaz söner, doyumla birlikte sona erer. Oysa sevgi sonsuza dek doyumsuz kalır.

Arzunun edilgen bir özelliği vardır; bir şeyi arzu ettiğimde, aslında arzu ettiğim şey o nesnenin bana gelmesidir. Yerçekiminin merkezi olarak ben, her şeyin benim önüme düşmesini beklerim. Sevgi arzunun tam tersidir, çünkü baştan sona etkinliktir. Sevgide, nesnenin bana gelmesi yerine, ben nesneye giderim ve onun bir parçası olurum. Belki de doğanın insana, kendisinin dışına çıkıp başka bir nesneye yönelme olanağı tanıdığı en yüce etkinliktir sevgi. O bana doğru gelmez, ben ona doğru çekilirim. Sevgi, nesnesi için ne yapar? Yakında ya da uzakta olsun, eş ya da çocuk olsun, sanat ya da bilim olsun, vatan ya da Tanrı olsun, kendisini sevgilinin yararına ortaya koyar. Arzu, arzulamanın tadını çıkarır; ondan doyum sağlar, ama ona hiçbir şey vermez, hiçbir şey katmaz; verecek hiçbir şeyi yoktur.”

Sevgi Üstüne – Jose Ortega y GASSET

O beni sevdiği için çok değerliydi. Dünyanın neresine gidersek gidelim, kafamız aynı yerden çıkamayabilir, o benle çok uzak kafa tatillerine gelebiliyordu. 63 yaşında olmasına rağmen tanıdığım en genç, hayatı en çok seven insandı. Her sabah ‘acaba bugün dünyada ne olacak’ diye merakla uyandığını söylerdi. Sanatta taklitçilikten nefret eder, sanatçı kabul edilmişlerin kimlerden kopyalar çektiğini hiç üşenmeden açardı ekranından gösterirdi sinirlenerek.

Daha ikinci görüşmemizde kendimden gayet emin söylemiştim ona ‘benim menajerim ol, patronum, arkadaşım, mentorum, birşeyim ol!’ Tanıştığımızda beni adım ve soyadımla kaydetmiş, beni araştırmış. Hakkımda hiçbir şey bulamamış ve ünlü olmaya çalışan, onun PR dehası yönüyle ilgili olduğumu sanmıştı. Gerçeği fark edince bana mesaj atti: Sevdim seni Sevincy.

Tüm sektörlerde kadınların işi zor. Yaratıcılık alanında daha zor. Kadın sanatçı sayısının erkeklere oranla çok daha az olmasının nedenlerini; arzulandığım, yok sayılan üretimlerim, bastırılmaya çalışılan bireysel varlığım ve bunun sınırlarının çiğnenmeye kalkışılmasından doğan ölçüsüz öfkemle birlikte çok iyi anladım. O da beni anlamıştı.

“Niçin kadınlar, erkeklerin cinsel arzularına karşı öfke de duysalar onlara çekici olmaya çalışırlar? Bunda politik bir strateji vardır. Kadınlar çekici olmaktan hoşlanır çünkü bu onlara iktidar hissi verir; ne kadar çekicilerse erkekler üzerinde o kadar güçlü olur. Ve kim güçlü olmak istemez ki? Tüm hayatları boyunca insanlar güç için mücadele ediyor.

Niçin parayı arzuluyorsun? O güç verir. Niçin ülkenin başbakanı yahut cumhurbaşkanı olmak istiyorsun? O güç verir. Niçin saygınlık, prestij istiyorsun? O güç verir. Niçin biraz aziz olmak istiyorsun? O güç verir. İnsanlar farklı şekillerde güç arayışı içindedir. Kadınlara başka bir güçlü olma kaynağı bırakmadın, sadece tek bir çıkış var: Bedenleri. Bu nedenle onlar sürekli olarak daha çok ve daha çok çekici olmakla ilgileniyorlar.

Bunu hiç gözlemledin mi? Modern kadın çok da fazla çekici olmakla ilgilenmez. Niçin? Çünkü o diğer türden güç politikalarına girmektedir. Onun pek de çekici görünmek için endişelenmeye ihtiyacı yok.

Erkek hiçbir zaman çekici olmayı fazla umursamamıştır. Niçin? Bu tamamen kadına bırakılmıştır. Kadın için bu birazcık güç elde etmek için yegane kaynaktı. Ve erkekler için o kadar çok başka kaynak vardı ki çekici görünmek biraz kadınsı, dişil gelmiştir. Bu kadınlara göre bir şeydir. Bir annenin oğlunu akıllandırabilmesi için yirmi beş yıl çabaladığı ama bir kadının gelip birkaç dakika içerisinde onu bir aptala çevirdiği söylenir. Bu yüzden anneler asla gelinlerini affetmezler. Asla!

Azizler yüzünden kadınlar kötülenmiştir; onlar kadınlardan korktular. Kadın bastırılmak zorundadır. Ve kadınlar bastırılmış olduğu için, hayattaki tüm rekabet etme kaynakları, hayata akışları ellerinden alınmıştır. O zaman tek bir şey kalır: Bedenleri.

Ve, ‘…fakat kadınlar niçin erkeklerin cinsel arzularına karşı öfke de duysalar onlara çekici olmaya çalışırlar? Aynı nedenden. Kadın sadece senin önündeki bir havuç gibi asılı durduğu sürece -asla kendini sunmadan ve her zaman kendini sunarak, çok yakın ve çok uzak olarak- güçlü kalır. Sadece o zaman güçlüdür. Şayet hemen dizlerine kapanırsan, o zaman güç kaybolur. Bir kez onu kullandığında, bir kez onu sömürdüğünde işi bitmiştir, artık senin üzerinde bir iktidarı yoktur. O yüzden o seni cezbeder ve senden uzakta durur. Seni cezbeder, seni kışkırtır, seni baştan çıkarır ve ona yaklaştığında basitçe hayır der! Şimdi bu basit bir mantık. Eğer evet derse onu bir mekanizmaya indirgersin; onu kullanırsın. Ve hiç kimse kullanılmak istemez.

Bu aynı güç oyununun diğer yüzüdür. Güç diğerini kullanabilme kapasitesi demektir ve birisi seni kullandığında senin gücün gitmiş demektir, sen güçsüzleştirilmişsindir. Bu yüzden hiç bir kadın kullanılmak istemez. Ve sen bunu asırlardır yapmaktasın. Aşk çirkin bir şey halini almıştır. O en yüksek onur olmalıdır ama değildir çünkü erkek kadını kullanmıştır ve kadın buna öfkelidir, buna direnir doğal olarak. O bir nesneye indirgenmek istemez. Bu yüzden onlar başka her şeyle ilgilidirler, sana son derece çekici olurlar ve sonra seni reddederler. Gücün tadı buradadır. Seni çeker -ve sen neredeyse iple çekiliyormuş gibi çekilirsin- ve sonra da sana hayır diyerek seni mutlak güçsüzlüğe düşürür. Ve sen ise bir köpek gibi kuyruğunu sallıyorsun; o zaman kadın keyif alır. Bu çirkin bir durumdur. Bu böyle olmamalıdır. Bu çirkin bir durumdur çünkü aşk bir güç oyununa indirgenmiştir. Bu değişmek zorundadır. Aşkın güçle hiç alakasının olmadığı yeni bir dünya yaratmak zorundayız. En azından aşkı güç politikalarının dışına çıkart; parayı, politikayı orda bırak: Her şeyi orada bırak ama aşkı oradan çıkar. Aşk muazzam değere sahip bir şey; onu pazar yerine ait bir şey yapma. Ancak bu olmuştur.”

Ego – Ganj OSHO

ahde vefa - mentor

Şener Beyle bunların analizini yapmaya gerek bile kalmıyordu, biz sadece gülüyorduk. Tek amacımız gülmekti. O da yıllarını moda çekimlerinde geçirmiş, hayatın nabzını tutan meslek olan reklamcılıkta bir duayendi. Çok çalışırdı, bu yüzden kalan vakti çok değerliydi ve bu zamanı öyle abuk subuk sohbetlere değil, gerçekten düşünce sınırlarını aşmak ve gülmek için kullanırdı. Kafasını tatile çıkarmanın risk değil, ihtiyaç olduğunu biliyordu. Bunun farkında olan insan zaten sanatı korur ve destekler. O buralarda pek bulunamayan cinstendi. Çok besleniyordum ondan. Amerika’da organ nakli ile ilgili bir maceramı fikirlerimle harmanlayıp bir yazı yazmıştım. Onu kurum bünyesinde yayınlamak istemişti, ne istediğimi sormuştu; ‘sağlık’ demiştim… ‘O zaten bizim işimiz, kendi işine maddi değer vermiyor musun, nedir bu yazının değeri? Bana emaille teklifini yolla.’ O email hiç hazırlanmadı, isteyemedim ondan bir şey. Birlikte yarattığımız şeyden mutlu oluyordum. Sentetik Kadınlar onun gözlerinden doğdu. ‘Ben hepinizden iyi görüyorum, HD görüyorum.’ diyerek beni tam merakımdan vurdu.

Acıbadem Grubunun başından beri kurumsal itibarıni yapılandıran Şener Bey, tıp dünyasının en yeni teknolojilerine hakimdi. Gözlerine uygulanan bir işlemle görme kalitesini yükseltmişti. Hiperaktif kişiliğinden kalbi normalden hızlı atıyordu ve telefonundan onu normale alabiliyordu. Güzellik sağlıklı olmakla başlar. İç organları farklı bedenlerde çıplak gözle görme imkanım olduğundan, güzelliğin temeli bence ilk bu. Sentetik Kadını önce içten düzeltecektik. ‘Biz sanatçının değerini sağlığında biliriz’ demişti, çok duygulanmıştım. ‘Sentetik Kadınlar’ temsili olarak benim de bedenim üzerinde çalışacak olmak çok heyecanlı bir serüven olacaktı.

Yapay insan, artık ‘robot’ yerine ‘sentetik insan’ olarak adlandırılıyor ve çağımızın en önemli gelişmelerinden. Bizler de robotlaşma yolundayız. Gelişmemiş ve gelişmiş ülkelerin insanlarını referans alırsak eğer, gelişmemiş toplumlarda insanların iç içe, gruplar halinde yaşamak, birbirleriyle etkileşimleri olaylar ve yine kendileri üzerine olup; gelişmiş ülke insanının bağımsız hatta duygusuzluğa varan özellikleri; akıllı cihazların her geçen gün hayatımıza daha fazla nüfuz etmesi ve yakın gelecekte avatarlarımızı yaratmak zorunda kalacağımız bir geçiş söz konusu. Sosyal medyada paylaşmak üzere, tüm insani kusurları yok eden -cilt lekeleri gibi- uygulamalar, tek tip güzelliğin hedeflendiği -çekik ve dövmeli kaşlar, pufidik dudaklar, inceltme- kusursuzlaşma çalışmaları zaten dijital ortamlarımızda bir yaptırımmış gibi kullanılmıyor mu?

Amerika’da insanların takdir ettiği kişi, mekan, nesne veya kültür paylaşma ihtiyacından doğan sosyal medya, kişilerin kendini ifade etme, teşhir etmesiyle pazarlama dünyasının en önemli medyumu oldu. Muazzam bir etkileşim mecrası olarak, kitlelere anında yayılan bilginin yanında toplumu ‘aynı’ laştırma yani popüler kültür güç kazandı. Popüler kültürün güç kazanmasıyla en güçlü markalar her saniye bir tehdit altında. Kriz yönetimi ve tam tersi olan fırsat avcılığı maddi dünyanın kırılma noktaları. Ve bu gelişim her saniye hız kazanmakta. ‘Sentetik Kadınlar’ vasıtasıyla güzellik kavramlarına getireceğimiz yorum geleceğe ait. Yeni tıp teknolojileriyle üretilecek video ve fotoğraflar, görülmemiş bir filtre ile, sanatın estetiğiyle üretilecek.

Bir hikaye çerçevesinde işlenecek bu sanat filmi, 2020 yılında Shanghai’da gerçekleştireceğim sergimin hazırlık ve sunum sürecini anlatacak. Bu yapıttaki bir diğer sanatsal ifade ise başta alıntı ile yer verdiğim görsellikle arzu objesi ve içerikle sevgi nesnesi olarak birbiriyle yarışan iki anlamsal boyuttur. Amacımız içeriğin görselliği yenmesi.

“Güzel olmak iyidir. Güzel gibi görünmek çirkindir. Çekici olmak iyidir fakat çekici olmayı becermek çirkindir. Bunu becermek fırsatçılıktır. Ve insanlar doğal olarak güzeldir. Hiçbir makyaja gerek yoktur. Güzellik basitliktedir, masumiyettedir, doğal olmaktadır, kendiliğindenliktedir. Ve sen güzel olduğunda bu güzelliği güç politikası olarak kullanmazsın. Bu ona küfretmektir, bu kutsal bir şeye saygısızlık etmektir. Güzellik Tanrı’nın bir armağanıdır. Paylaş ama onu hiçbir şekilde hükmetmek ve başkalarına sahip olmak için kullanma. Ve senin aşkın bir ibadet haline gelecektir ve senin güzelliğin Tanrı’ya adanmış olacaktır.”

Ego – Ganj OSHO

ahde vefa - mentor

Ameliyat görüntülemeyi işlerini çok beğendiğim Tamer Yılmaz’a teklif etmiştim. ‘Kalbim kaldırmaz’ demişti… Yakın zamanda karşılaştık. Meğer Şener Bey çok eski arkadaşıymış… İkimizin projesi olduğunu paylaşınca dahil olmak istediğini söyledi, kalbi kaldıracaktı, hayattayız sonuçta…

Şener Beyin ofisi, İstanbul’da yaşadığım yere yakındı. Gecelere kadar çalıştığını biliyordum. Bir aydır görmemiştim, telefonda uzun uzun konuşuyorduk. Gidişinden bir hafta önce mesaj atmıştım ‘Hadi buluşalım!’ Projemiz için yol almıştım. Ondan habersiz estetik ameliyatlarına girdim, fotoğraflar videolar çektim.

Paylaşmak için sabırsızlanıyordum. İki saat sonra buluşmuştuk. ‘Mesaj atmasaydın gece yarısına kadar çalışacaktım’ demişti. Onun arkadaşlığında benim için çok değerli bir elmas vardı, sanatçılarda ya da akli seviyede yüksek bir uyumla görmenin mümkün olduğu bir elmas. Hayatına entegre edilebilecek müthiş bir psikolojik tedavi aynı zamanda. Freud’un serbest çağrışımını andırıyor: Zihnine ne gelirse paylaşabileceğin bir iletişim şekli. Asla yargılamayacak, kötü bir şey yapsan da ‘çoooook iyi yapmışsın’ diyerek gülecek Şener Bey gibi… Ben zaten kötü bir şey yaptığımın farkındayım, dürüstçe paylaşıyorum, o dalga geçerek içimdeki yarayı temizliyor, pozitif bir motivasyonla tekrar etme olasılığını azaltıyor veya yok ediyor. Aynısını ben de yaparım ancak yanlış anlaşılırım. İletişimde insanın en doğal halinin açığa çıkmasına müsaade etmek gibi. Toplumun koyduğu normlardan dolayı zihnine gömdüğün, orda büyüdükçe hasta eden düşüncenin çıkışına müsaade edecek bir anlayış seviyesi. Koşulsuz anlayış, işte insanın en güzeli… Organik yaşamın tadı, gerçek sevgi… Çok az var etti kendisini bu güzel insan hayatımda.

O aksam o kadar keyif almistik ki ayrılırken sımsıkı sarıldık, sanki biliyorduk veda sarılmasiydi o. Ödev de vermişti bana: ‘Sevincy, senin cihazın Da Vinci! Git Maslak Acıbadem’e o robotu gör, internetten araştır her şeyini öğren.’ Gittim oraya cumartesi, tam onun gidiş gününde… Oradayken aramak istedim aslında, bir an zahmet verebileceğimi düşündüm vazgeçtim. Keşke arasaydım. Bir sonraki gün öğrendim, kalp krizine yenik düşmüştü arkadaşım.

ahde vefa - mentor

Bu küçük taş ondan bana kalan hediye… Adı Mentor.

Kategoriler
Adventures Collaborations

Kürator Damat

Bu kez buradan çok eğlenceli bir serüven paylaşacağım. Konumuz düğün. Tatlı arkadaşım Mehmet Şükun’un düğünü. Mehmet zaten ilkleri yapmaya kararlıymış, denenmemişi yapmanın vizyonu var onda. Türkiye’nin en güzel otellerinden Maxx Royal, ilk kez Mehmet ve Dila’nın düğününe ev sahipliği yaptı.

Bu düğün elimin değdiği ikinci düğün oldu. İlki Azerbaycan’da Fairmont Hotel’de olan kardeşimin düğünüydü. Azerice düğün ‘toy’ demek. Bir ‘shot gun’ toy olduğundan çok kısa zamanim vardi. Mevcut işlerimden tatlı ve çiçeklileri kullandım.

Duvarlara çiçekli rölyeflerim ve üç boyutlu tatlı tablolarım asıldı.

kurator damat

Salonu ‘cupcake’ heykellerimle donattık. Yemek masalarina ise misafirler icin hediye mini kek heykelciklerim yerleştirilmişti.

kurator damat
kurator damat
kurator damat

Düğün pastası da konsepte uygun ‘cupcake’ heykelleri gibiydi. Kremasını İstanbul’da Nişantaşı’nın klasik pastanesi Polen’e yaptırdım. Turuncu rengini bal kabağından üretitim, tadı da yanında ‘bonbon’ oldu… Balkabak ve çikolata çok yakıştırdığım bir ikili. Öyle karar verilmiş, üzerine düşünülmüş bir uyum değil bu… Tam bu yazıyı derlerken farkettiğim bir uyum. Sevdiğim şeylerle hayatın akışına kapılmakla elde ettiğim harmoniyi paylaşıyorum burada.

kurator damat
kurator damat

Soyadımızı temsil eden ‘Yıldız Cupcake’ keklerin arasında yerini aldı. İmitasyon düğün pastalarının küçük bir kısmı gerçektir ya, bizde tam tersi olmuş tesadüfen 🙂

kurator damat

Damat kardeş İngiliz misafirine ‘Dream Love’ı anlatırken…

Gelelim İstanbula… Maslak’da stüdyoma yürürken ofisi yakında olan Mehmet ile karşılaştım. ‘Dilayla evleniyoruz düğüne bir şeyler yapalım!’

Kısa bir zaman içinde stüdyomda buluştuk. Mehmet önce rahatsız olduğu klasiklerden bahsetti:

M: Bütün düğünlerde olur ya dans pistine gelin damadın baş harfleri yazılır. Nolur ona bir şey düşün Sevincy…

S: Hmm

‘Dance Floor’ adı üstünde ne güzel bir platform sanat yapmak için! Yaşamın muhteşem hediyesi sevdiklerinle dans etmek…. Dünyanın her bir yanında müziğin en güncel halini sevdiklerinle tükettiğin anlar paha biçilemez. Ben çok aldım bu hediyeyi, umarım hayat aynı cömertlikle devam eder bunu bana vermeye.

Maxx Royal’deki eğlencemizin büyük bir parçası kalıcı olmalıydı ve karar verildi: Dans pisti resim olacaktı…

maxx royal

Dev resim için boyalar hazırlaniken Dila ve Memo son provalarini yaptılar. Benim penceremden bakıldığında boyayacağım yüzeye ayak izlerini bırakıyorlardı 🙂

Sevincy sanat çalışması

Sonrasında bu resim farklı ebatlarda parçalara ayrılıp yeni hallere bürüneceğininden her parçayı farklı kılacak bir soyutlama yaptım.

Sevincy sanat çalışması

Ve DANCE FLOOR hazır.

maxx royal

Projeksiyonda göstermek için VR stüdyomdan kromozom çizimlerimden oluşabilecek bir video önerdim. Yaklaşık 50 kromozom çizimimin video ve fotoğraflarından iki buçuk saatlik bir video hazırladım.

dugun

Dila ve Memo Michael Jackson – The Way You Make Me Feel ile piste çıktılar.

kurator damat dugun

Masamız da çok eğlenceliydi. Damat her masaya bir ‘quote’ yazmış. Bizimki “The way to get started is to quit taking and begin doing.” Bir yıl sonra bunu kullanacaktım, iki harfi atıp 🙂

kurator damat dugun

Düğün süresince dans pisti resmi, asla tekrarı olmayacak milyon şekle girdi.

kurator damat dugun

Bir ara resme temas etmek istedim… Banu’ya bakıp:

S: Ne güzel yapmışım ya, yatalım mı üstüne?

B: Yatalım mı?

S: Yatalım mı?

B: Hadi!

kurator damat dugun

Ve yattık 🙂

kurator damat dugun

Bir sonraki akşam kumsalda yapılacak party için bir emojimi ‘Center Piece’ yapalım dedik.

center piece heykeli

İki yüzlü emojimin bir yüzü sahneyi diğeri denizi izledi. Küratör Damat, eserimin hakkını hem romantik hem çağdaş hem de fütüristik bir ışıklandırmayla verdi. Bayıldım!

kurator damat dugun

Damat Küratörümle verdiğimiz bir diğer sürpriz de kalıcı olacaktı. Seçkideki diğer işlerim gibi bunlar da ‘recycled art’ serilerimle paralel fonksiyonel parçalar olarak 40 şanslı kişiye gidecekti. Davetli sayısına göre rakamın bu şekilde minimal olması onları değerli yaptı. Bu parçalar “Bonbon” koleksiyonumdan sapkalar. Kısaca çıkış noktasını belirtmek isterim:

Stüdyoda önlük, tulum veya paçavra yerine iyi hissetmeme yardımcı olacak sevdiğim kıyafetlerimi giyerim ve neredeyse hepsi boyanır. Böylece tüketilip atılacak bir şey yerine, biraz renklenmiş ve anlam kazanmış olarak var olmaya devam ederler. Bu akışımın parçası olan giyilebilir şeyler ben ve çevremin ilgisini çekince onları fotoğraflamaya başladım. Amerika’ya taşındığımda VR’ım yoktu, Canon 6D sınırları içinde üretiyordum ve bir fotoğraf kitabı üretmeyi amaçladım.

Los Angeles’da bir çok parçayı ‘homeless’ lara verdim poz karşılığında. Hem onlara çok yakıştı hem de parlak renklerle karanlık görüntülerine kontrast oldu. Ancak pahalı gözlükler karşılığında bile poz cimriliğiyle karşılaştım. Amaç ne olursa olsun ‘Homeless Hunt’ zor bir mücadele. Asıl düşündürmek istediğim şey, momentumu yaratan dualitenin bu bölgeye has boyutuydu. Dünyanın en güzel evlerinin olduğu yer aynı zamanda dünyanın en çok evsizin olduğu yer California… Şu anda kitabım için yaklaşık 250 fotoğrafım var, bir o kadar daha üretmeyi amaçlıyorum.

bonbon sapka koleksiyon
bonbon sapka koleksiyon

Ancak düğün sürprizi olarak bu şapkaları hazırlamaya pek vaktim de yoktu. Akışa bıraktım, yani son güne… Aslında, aynı güne:)

Düğün sonrası ‘hangover’ iken ancak doğanın içinde bir jaquzzi’de, masajların en güzeli ‘hydro-massage’ ile, renkleri terapi olarak gören sevgi dolu bir arkadaş da varsa eğer, 40 şapkaya seve seve resim yaparım 🙂

sevincy

Merve ile şapkaları köpükler içinde boyadık. Onun boyamasını izleyip müdahale ediyordum ister istemez… “Akıştayım karışma” diye yanıtlıyordu. Bu cevap bu ana kadar bir çok kez geldi aklıma…

Party başladıktan sonra da ‘DJ booth’un önündeki halıyla kaplı masaya koyduk hepsini. Masamıza gelenler bir şapka seçti, hangimize ait olduğu seçimin sürprizi oldu. Ve biz de o anda Sevincy veya Merve Tüfekçi olarak eserlerimizi imzaladık.Çok da yakıştı arkadaslarımıza….

İki yıl evvel, BOY – BOY şapkalara Nutella görünümündeki boyamla BON BON yaptığım koleksiyonum en özel ikilisi Dila-Memo’ya hediyem oldu.

sevincy

Bu buket düğünlerde yakaladıklarımın üçüncüsü… Ama benim hakkım değil, çünkü o bir basket topu değil! Hemen önümdeki kızın kucağına düşer düşmez ben kaptım. Basketbol zamanımdan gelen bir refleks ile…:) Buketi kendi tasarladığım saksıya biraz ekleme yaparak gerçek sahibine yolladim, ama bir yıl sonra… 🙂

Aradan 11 ay geçti ve İstanbul’a gelen dans pistimizi Mehmet’in ofisine transfer ettik. Büyük parça ayırıp toplantı masası için yaptırdığımız bir platformun üstünü kapladık.

sevincy

Bu arada, en son düğünde ürettiğim şapkalardan sonra, tam bu aralar yeni bir koleksiyon daha hazırlamıştım. Yaklaşık bir yıl boyunca aklıma gelen formları yeni şapkalara döktüm. Yardıma gelen arkadaşlarım da modellik yaptı.

Meğer Küratör Damadımız harika bir fotoğrafçıymış… Bu da baş yapıtı:

kurator damat

Malüm sigara izmarit izleri, transfer sürecindeki kazalardan kaynaklı yaraları kapatmak için yeni dokunuşlar gerekti… Yüzeye “The way to get started is to quit takin and begin doin.” yazdım.Platformun duvarına da 4 metre uzunluğunda bir resim düşündük. Ve küratör noktayı koydu: FLOW

sevincy

Buradaki her detay mantığımız değil kalbimizle hayata geldi. Aynen bu resim (live photo’dan oluşturuldu) gibi provasız. Hiç düşünmeden, birbirimize güvenerek, açık ve şeffaf olarak. 

Hayatta sevgi sonsuz. Bol bol tatmak dileğiyle…

Kategoriler
Adventures

GERİ DÖNÜŞÜM HAYATLARI

Amerika’da katıldığım bir düğünde önemli bir tıp insanıyla tanıştım. Çok farklı hayatlardan insanlar birbirlerine ilginç gelince ortaya yararlı besinler çıkma olasılığı büyüyor. Ya da aslında bu besinlerin hayata doğmaya niyeti var ve en doğru kişileri bir araya getirerek var ediyorlar kendilerini.

Sonraki görüşmelerimizde gerçek zenginliğin ne olduğunu daha iyi anlamamı sağlayacak olan bey organ nakli yaparak hayatını sürdürüyordu. Cesur kimyamı hemen çözdü, beni operasyonlarından birini izlemeye davet etti ve bana bir görev yükledi: “Bu ameliyatı izle ve ülkene gidip yapacagin sanatla orada organ bağışının önemini gündeme getir.”

Beyefendinin merak uyandıran ürkütücü teklifi, geri dönüşüm serilerim için çok değerli bir malzemeydi. Bu cömertliğini takdir ettim, hayattan aldığım en büyük değerdi bu. Ölmek üzere olan herhangi bir şeyden başka bir şey var etmenin insansı hali: Organ nakli…

Verdiği görevi kendi kendimi şaşırtacak kadar iyi yapmaya çalışacaktım ancak bu gündem meselesi beni sıktı biraz. Sanatın gündeme oturmayacak kadar refah seviyesi düşük olan ülkede güçlü insanlar iyi bir şeyler yapmak için yarışmak yerine maddiyat için at gibi yarışıyor. Sanat ortamları yaygın olarak birbirine hava yapma amaçlı ve ilişki yapılandırma stratejileri için belirlenen lokasyonlarda stil, kimlik veya sapkınlık arayışındakilerin hedef atmosferleri… Son derece yapay. Geldiğim yerde durumlar böyle olduğundan beyni ölen ancak kalbi yaşayan insanla olan randevuya elbette -her zamanki gibi- kendim için gidecektim.

Amerika’nın organ bağışı için şeffaf-güvenilir gibi görünen bir sistemi var. Organa ihtiyacınız olduğunda organını bağışlamış kişilerin ölümünü bekliyorsunuz. Bağlı olduğunuz eyaletten bekleme listesine giriyorsunuz. Ancak sira geldigi takdirde sekiz saat içinde o eyalete seyahat edebilecek kadar varlıklıysanız -kendi uçağınız varsa- başka eyaletten de sıraya girip Steve Jobs gibi yaşam şansınızı yükseltebilirsiniz:

“2009 Şubatı’nın sonuna gelindiğinde Steve Jobs, Tennessee listesine adını yazdırmıştı (California listesinde de vardı) ve kaygılı bekleyiş başlamıştı. Mart’ın ilk haftasında sağlığı hızla kötüleşti. Minimum yirmi bir gün daha beklemek gerekeceği tahmin ediliyordu. “Korkunçtu,” diye anımsıyordu Powell. “Steve o kadar dayanamayacak gibi görünüyordu.” Çektikleri eziyet günbegün artıyordu. Jobs Mart ortasında listede üçüncü, sonra ikinci ve nihayet birinci sıraya çıktı. Ancak sonra günler geçti. Yaklaşan Saint Patrick Günü’nün ve Mart Çılgınlığı’nın (Memphis 2009 turnuvasındaydı ve bölgede maçlar yapılacaktı) bir donör çıkması ihtimalini arttıracağı berbat olsa da bilinen bir gerçekti (çünkü içkili araba kullanıp kaza yapanların sayısı illa Sahiden de, 21 Mart 2009’da, yirmilerinin ortasındaki bir genç hafta sonunda araba kazasında öldü ve organları bağışlandı. Jobs’la karısı uçakla Memphis’e gittiler.”

Alıntı: Walter Isaacson. “Steve Jobs”.

Steve Jobs’in bu operasyonundan sonra, ​Apple​, o zamana kadar ki en parlak dönemini yaşadı ve hayatımızda ​IPod Nano, iPad v​ e ​iCloud​ girdi.

Bir sabah Pasific kıyısında kaykay yaparken beklediğim telefon geldi. Birkaç saat sonra şehir dışında yapılacak olan nakil ameliyatına davet edildim. Heyecanı yüksek telefon görüşmem sert bir düşüşle sonlandı. Hayatımda ilk kez kaykaydan düştüm, sert betona tam belimin üstüne. Etraftaki müdahalelerle şoku atlattıktan sonra tekrar gelen aramada et yiyip yemediğim soruldu. Meğer yolculuktaki yemekte ​brisket​ varmış. Düşüşten doğan acı bu serüveni ertelememi gerektiriyordu ancak gideceğim yer hastane olduğundan içim rahattı.

Helikopterle 2 saatlik uçuşla hastaneye vardık. Hayatının son cömertliğini yapacak olan beyin ölümü gerçekleşmiş 85 yaşında beyefendinin her bir organı için farklı şehirlerden cerrahlar gelmişti. Biz karaciğer için oradaydık. Cildinden el ayak tırnaklarına kadar çok güzel ve yaşına göre çok sağlıklı görünen bir bedendi. Gövdesi açılıp organlar açığa çıktığında gördüğüm dokuların renkleri canlı, yüzeyleri parlakdı. İnsan olarak sahip olduğumuz en büyük zenginlik, tek mücevherlerimizmiş onlar ve çok özenle korunmayı hak ediyorlarmış. Bu bey onları başkasına verecek kadar iyi bakmış 85 yıl boyunca. Takdire şayan.

Akciğerinde çok ince siyah damarlar gördüm ve hocaya sordum. Şehrin kirli havasından olduğunu söyledi. Akabinde akciğerin değerleri düşük çıktı -meğer her gün bir paket sigara içiyormuş- ve ne yazık ki akciğer için farklı bir eyaletten gelen ekip eli boş geri döndü. Bizim bakmaya geldigimiz karaciğer iyi çıktı ve sıradaki kişiye hayat verecek değeri alıp geri uçtuk.

geri donusum hayatlari

Bir dahaki randevu yaklaşık bir ay sonra gerçekleşti. Bu kez operasyonu kameramla kaydedebilecektim. Bu seyahatler en havalı araçlarla yapılıyor, insan geri dönüşüm işini yapanlara elbette en üst düzeyde konfor sağlanıyor.

Bu kez Amerika’nın ortalarında bir eyalete uçtuk. Alkollü araç kullanıp kaza yapmış 35 yaşında bir genç yatıyordu masada. Yaşına göre çok yaşlı gözüken, saçları gitmiş, şişmanca bir beden; sanki zaten ölmek istemiş hayatında. İçi açıldığında organlara ulaşma yolu yağlardan dolayı baya uzun sürdü.

Soluk sarı renk yağlarla sarmalanmış ve formu kaymış organları olan bu genç, bir önceki 85 yıllık bedene kıyasla çok vahim gözüküyordu. Bu deneyimden sonra, insanlardaki fazla yağ bana korkunç gelmeye başladı. Her fazla kilolu insan gördüğümde, sanki onun renkli röntgenini görüyordum ve o insan için üzülüyordum. Artık üzülmüyorum. Belki de onu böyle yaşamaya iten güçlü nedenler var, belki de bu dünyaya hiç birşey olarak geldiğini düşünmüştü ve kendisine hiç özen göstermedi.

Cerrahın yönlendirmesiyle sürecin önemli aşamalarının videosunu çektim. Organlar çıkarılana kadar süren kalp atışının sonuncusunu müsade isteyerek kaydettim. Kalbin son atışı; bu deneyimdeki en değerli şeydi benim için. Organı bekleyen için de organdı elbette, kalbin son atışı en önemsizdi çünkü zaten sondu.

Uzun süre kayıtları izleyemedim. Hani kötü his yaşatan olayı hatırlatacak şeyleri yok saymak gibi hatırlamak bile istemezsiniz ya… Olayın kendisini görüp kaydını izlemeye çekinmek neymiş cesaretimi toplayıp izleyince anladım. Üşüdüm… Bir eserin vermesi gereken duygu yoğunluğu o ana kadarki gördüklerimin en güçlüsüydü… Böyle oluyordu demek… Kalp milyon kez atarken zorlanmaya başlıyor, yavaşlıyor ve sonunda sonuncu geliyor.

Bu deneyimlerin üretimilerimde ne şekilde ifade haline gelebileceğini çok düşündüm. Tam o dönem Türkiye’ye döndüğümde -sabırsızlığımdan- bir karma sergiye bu video ile başvurdum. İçine girilebilen bir küp odanın içinde telefon ekranından videonun hızlandırılmış versiyonu tekrar edecek ve kendisine şizofreni teşhisli arkadaşımın ben başvuru dosyasını hazırlarken yazdığı şiir eşlik edecekti. Şiir, sunum veya videodan mı anlamamıştım enstalasyon başvurusu kabul görmedi. İyiki de kabul etmemişler yoksa ziyan olacaktı.

Sanatın dünyanın en büyük soygunculuğu olduğuna dair bir düşünce var. Ben de kısmen katılıyorum. Çünkü kandırmak çok kolay. Miami Perez Müzesinde dev bir enstalasyon ile etkileşim halindeyken yere bıraktığım çantamın bir ziyaretçi tarafından eser zannedilip fotoğraflanması gibi…

geri donusum hayatlari
geri donusum hayatlari

Adı müze, sanat galerisi ya da sanat fuarı olan yapıların içindekilerin sanat olmayabileceği gibi. Bu düşündüğüm küp de sanat olmayacaktı, hayat beni korudu. Eser üretirken kullandığım PU ile, örneğin çikolatayı nasıl kahve ve tonlarıyla ifade ettiysem; sarı tonlarıyla da insan vücudu yağlarını bire bir görünümde yorumlayabilirim. Çünkü yüzeyleri aynı görünümde. Bu sanat bana yetmediği için yapmadım. Sanatın etkisi bundan daha da büyük olabilir. (Aslında obezite oldukça büyük bir sorun)

Dünyada organ naklinin en şeffaf ve adil işleyecek sistemin ​Blockchain​ teknolojisiyle mümkün olabileceğini düşündüğüm an bu yazıya başladım. Üzerinde yıllar harcanmış el emeği büyülü bir eser adı üstünde el işi. Yaratıcılıkta ise fikir patron… Artık bu patrona sürekli kek yapmaktan, ellerimle hizmet etmekten sıkıldım. Fikirleri digital malzemelerle ifadeye çevirmek, yazmak daha meditatif ve tamamlayıcı gelmeye başladı. Zamanı daha kaliteli kullanmak gibi. Sürekli yeni bir şey çıkıyor, durmayan bir heyecan… Alternatif gerçekliklere şimdi de ‘extended reality’ eklendi…

Sonuç olarak sağlık bir an önce ‘blockchain’e bağlanmalı… Çünkü beyin nakli yapılmaya başlanırsa işler karışabilir. Ben tüm mücevherlerimi geri dönüşüme veririm ama beynimin çöpe gitmesi yerine geri dönüştürmesini düşünmek ilham verici. Beyin naklinin gerçekleşmesi yeni bir alternatif ölümsüzleşme denemesi olmaz mıydı?

Üç yıl evvel yaşadığım sıra dışı deneyim bu yazıda hayat buldu. Sanatın en saf hali fikir, umarım, duygusuzca ifade edişimle bu saflığı kirletmemişimdir.

Sağlığınıza…

Kategoriler
Collaborations Public Art Recycled Art

Yılan

Kitlesel farkındalığı ve değişimi hızlandırmak hedefiyle, güncel sanat aksiyonumu paylaşacağım bu yazım ‘Damlaya damlaya göl olur’ deyiminin umut dolu bir açılımıdır. 2018’in sonlarına doğru Akmerkez’deki tüm yaşlara hitap eden bir oyuncağın bulunduğu mağazanın kapanacağını duydum. 25 metrelik çelik bir kaydırak olan dev oyuncağın akıbeti gündemimin tam merkezine geçti.

kamu sanati

“Ne yapacaksın onunla?” sorusuna yanıtım ‘Onu bir zaman makinasına çevireğim’di. Yani sadece bu cümleye sığan bir anlamdı, fazlası değildi, o kadarcıktı balon, sihirli bir perspektifi olan ‘hayal’ resminde, durduğum merkeze uzak olduğundan…

2018, WWF için plastik yılıydı ve Türkiye temsilciliğinden 23 Nisan’da çocukların da dahil olabileceği bir eser talebi aldım. Hayatın vücut bulmuş hali doğaya olan hassasiyetime dokunan bu talebin sonucu her zamanki gibi, hayalimin ötesinde güzellikte doğarak bana çok güzel mutlulukları yaşattı. Bu eser beni ve çevremi değiştirerek sanat üretimimde yeni bir dönem açtı.

kamu sanati

“Plastic Marine Turtle: Her yıl dünya suyuna atılan 8 milyon ton plastik ile nesilleri tehdit altında olan canlılardan bir tanesi Deniz Kaplumbağası… Dalgaların Asya’nın en batı noktası Babakale’ye getirdiği plastikleri yiyerek hayata gelen bu heykelin dış kabuğu, feribotlarda tüketilen plastik su şişeleriyle örüldü. Çocuklar üretim seanslarımda bulundu. Onlara emanet edeceğimiz doğa harikalarını eski nesillerden daha iyi koruyacaklarına inanıyorum.” şeklinde ifadem ile eserimin ön gösterimi ve sergisi Akmerkez’de yapıldı.

Üretim sürecinde İstanbul Deniz Otobüslerinde temizlikten sorumlu bir kadının biriktirdiği plastik şişeler gün aşırı stüdyoma yollandı. Bu torbalar arasında şişeler dışında yabancı madde olarak sadece 2 adet plastik yıldız, kaplumbağamın gözleri oldu. O zamandan beri tükettiğim tüm plastik su şişesini çöpe atmak yerine stüdyomda sanat üretiminde kullandım.

Hem eserlerimin üretim aşamaları fiziksel güç gerektirdiğinden hem de sanatı hayatın tam içine pozisyonlamak gibi zor görevler edindiğim için kendimi performans sanatçısı gibi hissediyorum. ‘Public art’ projelerimde karşılaştığım mevcut düzenin yarattığı direnç; eseri oluşturmaktan daha zahmetli oldu hep. Çöpünü ayrıştırmak gibi günlük rutinden eylemler insanlara zahmet veriyor. Nedense bu zahmet eğer yaptığı şeye adanmış, niyeti anlamlı güzellik yaratmak olan, pozitif enerjiyle dolu bir kadına daha zahmetli. Çoğu zaman sadece farklılık tek başına yeterli olabilir sorun teşkil etmeye.

kamu sanati

Güzel rüyadan uyandırılır gibi ya da rüya görmenin yasaklanıyor olması gibi üretim sürecindeki hayal kırıklıkları… Bu limitli süreçte, özellikle hayallerini yapamayan kadınların eksiklik hissiyle engel olma, tembel yapılıların basit detaylara anlam yükleyerek yaptıkları zaman avcılığı veya sıkıcı rutinine gün doğmuş ve onu saçma aksiyonlarına karıştırma ihtiyacı duyanlar ve benzeri çok alışkın olduğum dirençlerden bahsediyorum. Bu durumda eserin en mükemmele ulaşabilmesi için hayaldeki incecik detayları fark etmek, anlamak, imgelemek ile meşgul olma gereksinimi içindeki sanatçı, ancak dayanıklılığı kadar eserinde kusursuzluğa ulaşabilir.

kamu sanati

Bu yazıyı tek kişi okuyacak olsa bile, ayrıntılara girip akla ‘kötüleme’ ile nüfuz etmek, negatifi ‘promote’ etmek yerine; belki de kaos dolu, karanlık ve dramatik anlarda parlaklığıyla dikkatimi alan yıldızı daha da çok parlatmak doğru hissettiriyor.

kamu sanati

13.271 adet küçük boy plastik su şişesini kapak ve etiketten arındırıp, yarısından keserek -içinde parlayan damlalarla birlikte- katlayıp yılan derisi pulu görünümü elde ettim. Bu pulların her biri göl olacak bir su damlasını temsil etti. Uzun bir yolculuğun tek adımla başlaması gibi.

kamu sanati

Geri dönüştürülmeyen plastikler doğaya damlayarak göller oluşturuyor, malesef bu hayal değil, büyük bir gerçek… Bakış açımıza göre değişken perspektifte aklımıza konumlanan, görme ve düşünme kalitemizle orantılı bir tehlike söz konusu.

Bu görünmez gerçekliği, hiç bir atomun aslında birbirine değmediği gibi, sanki su damlaları iç içe geçmeden, göl oluş anını yakalayıp, güzel şehrimize, tam da tüketimin merkezine, yani hayatımızın içine koydum. Suyun berraklığını temsilen parlak, umudu temsilen ışıklı yılanımın derisinin 11.327 pulu Damla Su’dan geldi. İnternetten bulduğum telefonla yetkililere ulaştım ve sadece telefon üzerinden iletişimimiz sürdü. Farklı departmanlardan görüştüğüm her bir temsilcinin projeme duyarlılığı, şehir içinde ve dışındaki merkezlerinde tüm çalışanlarının rutinlerinin dışına çıkıp verdikleri efor bu sürecin umut dolu yıldızı oldu bana.

kamu sanati

Hayatımızı kolaylaştırdığından plastik hayatın her alanında var. Geri dönüşüm ile değerlendirilmeyen plastik, atıklara karışarak doğanın içinde büyüyen yılanların zehrine dönüşecek ve hepimizin hayatına nüfuz edecek. Bu anıt, ürününü plastikle pazarlayan dev kurumlar başta olmak üzere, dikey yapılanmaların ‘plastiği geri dönüşümle değerlendirmek’ konusunda girişimleri için motivasyon olmasını umut ediyorum. Ekrandan ziyade gerçeğinin görülmesini arzu ettiğimden, burada yapım aşaması görsellerini paylaştım. Doğal ortamında olmadığı için biraz utanıyor, saklanmaya çalışıyor gibi vücut dili ancak saklanamayacak kadar büyük yılanım sizleri Akmerkez’de bekliyor olacak. 

Kategoriler
Collaborations

Balık Avcısı

Balık avcısı Mustafa Taviloğlu’nun “Rastgele” sergisinde 1000 e yakın balık yorumundan en etkilendiğim parçanın hikayesini dinledikten sonra, Mudo ile olan bağımı paylaşmak istedim. 2019’un en iyi mağazası ödülüne layık görülen yeni Maslak Mudo Concept, Türkiye’de mağazacılığın çıtasını çok yükseğe çıkardı. Görünenin arkasındaki yapıyı çok iyi bildiğimden, bu yeni oluşum tam da olması gerektiği gibi hayat bulmuş yeryüzünde.

maslak mudo concept

6.500 metrekarelik bu alana patron Mustafa Taviloğlu’nun girişiyle, gür sesi her yerden yankılanıyor. Dostlarına, çalışanlarına hitap etme şekline tebessüm etmemek imkansız. “Oooooooooooyyyyy bebeğiiiiim, güzeliiiiiim, hoşgeldin” şeklinde tatlı, sevgi dolu ve içten. Eğer denk gelecek kadar şanslıysanız, gözleyip Rastgele sergisine girişini yakalamanızı ve balıkların hikayesini ondan dinlemenizi öneririm. Bu hikayeleri birçok kez, farklı ziyaretçilerle keyifle dinledim, ancak daha önce hiç dikkatimi çekmeyen minicik bir heykelciğin hikayesinden çok etkilendim.

Sakallı bir Çinli adamın tuttuğu bir kürdan -oltayı temsilen- ipin ucuna bağlanmış bir balık. Mustafa Bey parmağıyla 10 cm’lik heykelciği işaret ederek “Bu çok güzel bir efsanenin sembolü” dedi. Çin’e ilk gidişinde almış bu heykelciği. Yerel objeler satan dükkanda aynı boyuttaki tüm kardeşleri birkaç dolar iken bu 20 dolarmış. Neden özellikle onun daha pahalı olduğunu sorunca, onun özel olduğunu söylemiş satıcı, dahasını anlatmamış, Mustafa Bey de sormamış, almış heykelciği koleksiyonuna katmış. Geçen ay Çinli bir ziyaretçi bu kadar eser arasından onu hemen fark etmiş, “nereden buldunuz bunu, çok değerlidir bu balıkçı” demiş.

Evvel zaman içinde, bir Çin kasabasında bir adam varmış. Her sabah güneşin doğuşundan batışına kadar aynı kayanın üstünde oltasını atarmış. Ancak hiç balık tutamazmış. Birçok kişiye ilham vermiş, hepsi akşam evine bir sürü balık götürürken bu adam yıllarca eve eli boş dönmüş. Kasabalılar artık merak etmeye başlamışlar “Bu adam ömrü boyunca olta tuttu neden balık tutamıyor?” Gitmişler yanına nedenini anlamaya… Oltasını çıkarmışlar sudan, misinanın ucunda ne kanca var ne de mama! Parmak kadar bir metal parçası bağlı misinanın ucuna, “Sen bunla nasıl balık yakalayacaksın, boşuna olta atıyormuşsun yıllardır” demelerine karşılık artık yaşlanmış olan amca “ben buna gelecek balığı bekliyorum” demiş. Hikaye tüm kasabaya, ardından hükümdara kadar ulaşmış. Bu oltaya gelen hükümdar “getirin o adamı saraya, her gün beni görecek” diye talimat vermesiyle balıkçı amca saraya yerleşmiş. Ömrünü oltasına adayan adam “benim de balığım buymuş” demiş.

rastgele sergisi

Bay Mudo, 2014 Contemporary İstanbul sanat fuarında makaron heykellerimden oluşan bir işimi koleksiyonuna katmıştı.

sevincy art

Sonrasında Mudo ile yapmak istediğim bir iş birliği sebebiyle kendisiyle tanıştım. “Eğer eserini almadan önce seni tanısaydım, hep iyi bir sanatçı olduğundan şüphe duyacaktım” dedi bana.

mustafa taviloglu

Balık tutkusunu öğrenince, “Shark” adlı eserimin onun himayesine girmesi gerektiğini hissettim ve kendisine hediye ettim. Rastgele sergisine girince hemen sağdaki duvarın tam ortasında sergilenmekte şu an.

Rastgele akvaryumunun en hoş yanı, dünyanın her yerinden sanatçının balıklarının bir arada olması. Diğer hoş yanı ise, Türkiye’nin önemli sanatçılarının balık temalı eserlerini barındırması ve bunların çoğunun ya ona özel üretilmiş olması ya da içtenlikle ona hediye edilmiş olması. Köpek balığım yeni koruyucularına kavuşunca, Mustafa Beyin eşi Luset Hanım, eserimin hatlarına uygun metal bir çerçeve yaptırmış. Çok beğenilen bu çerçeve ile eserim tamamlanmış oldu.

2016 yazında, Japonlara özgü altınla tamir sanatı “Kintsukuroi”yi andıran bir teknik geliştirdim. Mudo Outlet mağazasından deforme olmuş ürünler seçtim, bunlardan 5 tanesi 180 cm boyunda çatlakları olan porselen vazolardı. Bu çatlakları hedef alarak, imzam yerine geçen poliürethan zemin kaplama malzemesini uyguladım.

Vazoların her tarafında farklı abstrakt resimler oluşunca, hangi yönünün öne gelmesi konusunda kararsızlığa düştüm ve eserleri olabilecek en iyi şekilde sunabilecek fikri bulmuş oldum. Tiyatro sahnesi altyapıları yapan insanları bulup vazoları kendi ekseninde döndürecek kaideler yaptırdım. Geri dönüşüm temalı “Sauce” adını verdiğim sergimi Sunset Restaurant’da gerçekleştirdik.

sevincy mudo concept

Vazolar İstanbul Boğazı arka fonunda, yeşillikler içinde kendi eksenlerinde yavaşça dönerek sergilendi. Yine mağazadan seçtiğim üç farklı boy yuvarlak masa üzerinde Jüpiter, Neptün ve Mars gezegenlerini yorumladım, üzerlerinde yemek yiyelim diye.

maslak mudo concept

Bu yıl ocak ayında gerçekleştirdiğim Neverland adlı sergimde de Mudo ile aynı geri dönüşümlü işbirliğini tekrar ettik.

sevincy cherry crab

En güncel aksiyonumuz ise Petra Roasting Company ve Mudo Concept’in ortak kararıyla konumlandırdığımız “Sweetzerland” adlı enstelasyonum.

sevincy sweetzerland

Bu görseller Mustafa Taviloğlu’nun, sanatsal üretimimde ve sunumlarımda ne kadar etkin ve tamamlayıcı bir rol oynadığını açıkça gösteriyor. O bana tanıştığımız andan beri her konuda konuşabildiğim, danışabildiğim gerçek bir arkadaş oldu, sadece bana değil bir çok Türk sanatçısına babalık yaptı. Tuzla’daki merkez deposunda bir çok eser müze kalitesinde sergileniyor. Öyle gelişigüzel biriktirilen parçalar değil bunlar, her biri ayrı ayrı anlam yüklü ve bütün olarak da bir tarza sahip. Hem Tuzla, hem de genel merkez binasındaki görsel kalitenin, bu yapılanma içinde hizmet veren tüm insanların benliğine nüfuz etmiş olduğunu anlamak hiç de zor değil.

Sanatçısını gururla yanında taşıyan, varlıklarından keyif alan, yaratım sürecine asla müdahale etmeden saygıyla izleyen, sanata aşk ile bağlı olan değerli arkadaşım Mudo ile ilk projemizi İstanbul’daki darbe girişiminden bir ay sonra gerçekleştirmiştik. Sonrasında da ülkede herkesin ekonomik endişesi sürerken, işbirliğimiz devam etti. İfade etmek istediğim şey, yaygın olarak sanat eserlerinin dekoratif obje ve lüks olarak görüldüğü ortamda, karamsar düşüncelerin hakim olduğu süreçlerde birlikte aldığımız aksiyonlarla, bir çok kişiye umut ve motivasyon vermiş olmamız bu birlikteliğin en değerli tarafını oluşturuyor…

Kategoriler
VR

‘VIRTUAL REALITY’ ile yeni bir dönem

2017 İstanbul’da kendilerinde 5 eserim olan bir aile benden enteresan bir iş istedi. İç dekorasyonu özel uçak konforunda tasarlanan dev bir Mercedes-Benz otobüsün dış yüzeyine resim yapmamı istemişlerdi. Bu araç down sendromlu bir insanın seyahat etmesi için, ona adanacak ve down sendromunun bir sembolü olacaktı aynı zamanda.

‘Down syndrome, hücre çekirdeğindeki kromozomların fazla veya eksikliğinden kaynaklanıyor. Down sendromu hakkında araştırmalarım sonucunda bu insanların dünyaya gelmiş melekler olduğunu farkettim. Bir insan düşünün, içinde negatiflik barındırmayan, doğduğu haldeki gibi saf ve temiz, sadece 1 fazla kromozom sayesinde o çocuk ruh hiç büyümüyor, öylece kalıyor.

Hani bazen olur ya geleceğe dair bir kare veya bir şey gelir aklınıza, sanki gelecekte gerçeğe dönüşeceğinin kanıtıymış gibi bir algı yaratır: Virtual Reality! İşte bu isim 20 yaşımda aklıma düştü; bir isim arayışındaydım photoshop çizimlerimi altında toplayabileceğim. İstanbul’da evimin salonunda, yalnızken bu iki kelimeyi sesli olarak söylediğim anı hatırlıyorum. Yaratımlarımın adlarının uzanacağı tüm anlamları çok düşünürüm. Bu ikili beni uzay boşluğuna götürmüştü anlam olarak. Ama o zamanki çalışmalarım iki boyutlu ya da ekranda görebileceğim şekildeydi, bu isim fazlaydı, sadece hayal ettiğimin resmi olmamalıydı, aynı zamanda vücut bulmalıydı bir yerlerde. Zihnim sınırlı kalmıştı ve yok bunun bi anlamı deyip, saçma bulup geri dönüşüm kutusuna atmıştım. 🙂

Google’ın Tilt Brush’ı tanıtmasıyla artık anlam kazanmış olarak gündemime giren Virtual Reality, akabinde bu sektörden insanların hayatıma girmesi -tam o dönemde Amerika’da yaşadığım için- büyük şans oldu. Los Angeles’da ilk yaşadığım yer hem UCLA’ya hem de yeni Slicon Valley olarak tanımlanan Santa Monica’ya çok yakın olduğundan, hayatın nabzını tutan alanlarla ilgili bir çok insan tanıma fırsatım oldu. Bunlardan biri, Fransa asıllı ve Santa Monica’da sadece VR filmleri yapmak üzere kurulan bir prodüksiyon şirketinde staj yapıyordu. Onun sayesinde bu alanda en önemli şeyin görsel içerik olduğunu öğrendim. O zamana kadar yaptığım tüm resim ve heykellerimden -özellikle üç boyutlu olanlar- çok etkilenmişti, hatta bunları gördükten sonra, kendisini hayatı boyunca hiçbir şey yapmamış olduğundan dolayı suçlayıp depresyona girdiğini itiraf etmişti bana. O dönem Amerika’da -hala öyle- VR’ın çok niş bir alan olması ve benim ona büyük bir tutku hissetmem, zaten gelecekte en doğru zamanda onun hayatıma girecek olmasını ve bu alanda üretim yapacak olmamı kanıtlıyordu.

Öyle de oldu. Dövme yaptırmış olan veya yaptırmaya niyetli olanlar bilirler bu duyguyu; “Gerçekten ne yapacağımı bildiğim zaman yaptıracağım!” Yani bu medyumu, en hak ettiği yerde kullanacağım zaman hayatıma alacaktım.

Birkaç gün düşündükten sonra, bir anda oluşan fikirle o kadar heyecanlandım ki ilk uçakla Amerika’ya gitmek istedim; -ama gidemezdim 10 gün sonra Azerbaycan’da sergim olacaktı- hemen aileyle bir araya gelip heyecanımı onlara da bulaştırdım ve bir işin oluşması için en önemli değeri aldım onlardan; güven. Türkiye’de olmayan bir teknoloji düşünün ve ben daha önce bunu deneyimlemedim bile. Amerika’da bahsettiğim Fransız arkadaşım beni ofise davet etmişti bir kaç kez, VR dünyasını tecrübe etmem ve patronlarıyla tanışmam için. Mümkün olmadı, Los Angeles’da randevunuz gerçekleştiyse şanslısınız, genelde trafik bahanesiyle ertelenir, çok da geçerli bir nedendir bu, gerçekten can acıtıcı bir trafik oluyor. Trafik bahane, insanların birbirini ekmesinin nedeni benim deyişimle orada çok ‘lay lay lom’ bir yaşamın olması, yani keyif ön planda, planlanmışın üstüne sonra çıkan her daha güzel veya zahmetsiz seçenek, günün programını silip götürüyor. Büyük program küçük programı yiyor yani.

Dev otobüsü o özel kişinin hücre çekirdeği olarak düşündüm, her biri farklı renk 46 kromozom çizecek; onu farklı yapan o ekstra kromozomu ise neredeyse otobüsün bir yanını kaplayacak kadar kocaman, rengarenk ve en güzeli yapacaktım. Peki bunları nasıl yapacaktım? Kromozomun içindeki DNA’ları ile birlikte iki boyutlu resmetmek onları gerçek yapmazdı. Hem ben bize bahşedilmiş olan bu canlılığı, hayatta olmayı mucizevi buluyorum, ışığı ve suyu mucizevi bulduğum gibi. Canlılık sembolü benim için ışık, bu sebeple bu hücre çekirdeğini en iyi ifade edebileceğim medyum ışıktı, ışıkla çizmeliydim, bu sadece Virtual Reality’de mümkündü.

Birçok zor malzemeyle çalışmasaydım ve hayallerimi hayata geçirirken evrenin bana sunduğu imkansız gibi gözüken imkanlar olmasaydı, asla cesaret edemezdim ama; daha evvel VR’da değil çizim yapmak, hiç deneyimlememiş olmamama rağmen, ışıktan havaya resim yapabileceğimi hayal etmiştim. Bu hayali gerçeğe çevirmenin zamanı artık gelmişti. Bakü’deki sergime bir hafta kalmasına rağmen, odağım VR’daydı, ordan dönüşte İstanbul Atatürk Havalimanı’ndan çıkmadan Los Angeles’a gidecek şekilde seyahatimi planladım.

Uçakta yanımdaki insanla pek konuşmam, meşgul olurum genelde, bu kez içimdeki heyecan beni susturmadı. Yanımda, aralarında doktor olan, Mısır seyahatinden dönen Amerikalı bir aile vardı, heyecanım onlara da geçti, down sendrom hakkında baya konuştuk; hiç tanımadığım insanlarla henüz hayata getirmediğim eserler hakkında konuşmak çok hoşuma gidiyor. Down sendromlu insanların hayatı çok mutlu yaşadıklarını söyledi doktor olan, çok etkilenmiştim. İnince beni Tesla marka arabalarıyla eve bıraktılar, 4 kişi olmamıza rağmen çantalarımız ön ve arka bagajlara sığdı, Teslayı ilk kez deneyimlemiş oldum, zaten çok beğenirdim, gizli bölmeleriyle daha çok beğendım. Sonrasında iletişimde kaldık, VR maceramı, bu projemin sürecini merak ettiler. Bir akşam Downtown’da birlikte yemek yedik, sonra 1 mil ötede sanatçı arkadaşımın düzenlediği ‘insta kids‘ konseptli, ‘fame hungers’ alt konseptli; hayata stilleriyle iz bırakmak isteyen çocuklarla dolu bir partiye götürdüm onları.

virtual reality

VR yatırımı için Best Buy’a gittiğimde Kyle ile tanıştım. Kyle mağazanın VR bölümünde çalışsan bir VR sanatçısıymış, bana çok yardımcı oldu. Bir sanatçı evinde kalıyordu, evde kalan herkesin yararlanması için salonunda her çeşit perde, kamera, ışık, bilgisayarlar, VR olan bir müstakil ev. Orada tüm yazılımları bilgisayarıma yükledi ve anlattı. Birkaç gün evvelinde de Nasa’da workshop vermiş, uzaya giderken astronotlara eğlence olsun diye, fotoğraflarında VR’ın yansıdığı ekranı robotlar gösteriyordu, baya şekerdi.

Benim için bir dönüm noktasıydı, dört boyutta çizebilmek, -el yeteneğim beni yarı yolda bırakmamasıyla birlikte- havaya resim çizebilmek, simülasyon içinde olmak hatta simülasyon yaratabiliyor olmak, ışıkla üretmek. Ertesi gün Art District’deki stüdyoma kurulumu yaptım ve Google Earth’e girdim. Kendi boyumda dünyamızın tam yanındaydım, etrafım uzay, ve elimle dünyayı çevirip istediğim yere inebiliyorum; o anı hiç unutmayacağım, tuhaf bir şekilde kendimi ait olduğum yerde hissettim. Eş zamanlı hissettiğim -çok da alışkın olduğum- diğer şey ise: Eve döndüğümde, yine ben harika şeyler görürken, beni dışarıdan gören insanların ortalama tepkisi aynı olacaktı: Deli mi bu kız?

virtual reality

Yaklaşık 3 haftada 47 farklı kromozom çizdim. Her birinin yüksek çözünürlük fotoğrafını çektim. Photoshop’da otobüsün üzerine yerleştirdim, bu plana göre ajans çizimlerimin baskısını alıp otobüsün dış yüzeyini kapladı. VR stüdyomda tüm kromozom çizimlerim hareketli, hatta çalan müziğe göre ritm tutar gibi dans da edebiliyorlar, yani bu projem video sanatına da referans vermiş oldu.

virtual reality

Bu eser bana kalben ve aklen çok şey kattı, duyarlılığımı arttırdı. Bu yazıda fikrin ortaya çıkış hikayesini ve uygulama sürecimi aktarmaya çalıştım. Aracı görmeniz çok düşük bi olasılık, projeyi gelecekte bir VR deneyimi formatında yayınlayarak paylaşmayı planlıyorum. Bizi oluşturan milyarlarca hücreyi gözle göremiyoruz, bu deneyimde dev kromozom yorumlarımı izlemek, etrafında dolaşmak, fotoğraflarını çekmek mümkün.

Kategoriler
Nedir Sanat?

1

Güzelliğin ortaya çıkarılması olarak sanat, hiç de sanıldığı kadar basit bir kavram değildir. Özellikle de günümüzün estetikçilerinin güzellik kavramı içinde dokunma, tat ve koku alma duyularımızı da eklemelerinden sonra. Ama ortalama insan bunları ya bilmiyor ya da bilmek istemiyor ve sanatın içeriğinin güzellik olduğunu kabul etmekle bütün sanat sorunlarının kolayca çözülebileceğine inanıyor. Ortalama insan için sanat, güzelin ortaya çıkarılmasıdır; güzel ile çözülemeyecek sanat sorunu yoktur.

Kant (1724-1804) güzel kavramının özünü, dolayısıyla da sanatı kendinden önceki kuramlara göre çok iyi açıklar. Kant’a göre insan doğayı kendi dışında ve kendini doğa içinde kavrar. Kendi dışındaki doğada gerçeği arar; kendi içinde de iyiyi arar; bunlardan biri saf aklın işidir. Öbürü ise pratik aklın. Bu iki algılama aracı dışında bir de yargıda bulunma, karar verme yeteneği vardır ki yargıda bulunmaksızın karar oluşturan ve arzusuz hazzı üreten de bu yetenektir. Estetik duygusunun temelini bu yetenek oluşturur. Kant’a göre güzel, öznel anlamda, yargıda bulunmadan ve ortada pratik herhangi bir yarar olmadan, genel olarak hoşlanılan şeydir; nesnel anlamda ise, şeylerin, amaçlarına ilişkin hiçbir şey bilmeksizin, algılanabilir ölçüde amaca uygun biçimlenişidir.

Schiller’e (1959-1805) göre de sanatın amacı, tıpkı Kant’a göre olduğu gibi güzelliktir; güzelliğin kaynağını ise, pratik yarar amacı taşımayan haz oluşturur. Böylece, sanata oyun da denebilir; ama değimsiz bir uğraş anlamında değil, güzellikten başka amaç taşımayan, yaşamın güzelliğinin ortaya çıkması anlamında.

Fichte’ye (1762-1814) göre güzellik bilincinin ortaya çıkması şu şekilde olur: Dünyanın, daha doğrusu doğanın iki yanı vardır; o, bir yandan bizim sınırlılığımızın ürünüdür. Bir yandan özgür, ideal etkinliğimizin ürünü. İlk anlamda dünya sınırlıdır, ikincisinde ise özgür. Yine, ilk anlamda her beden sınırlıdır, çarpıktır, sıkışıktır ve biz çirkinliği görürüz; ikincisinde iç bütünlük, yaşam, canlanma, yenilenme vardır ve biz güzelliği görürüz. Böylece, bir şeyin çirkinliği ya da güzelliği, Fichte’ye göre, seyredeniz bakış açısına bağlıdır. O bakımdan güzellik dünyada değil, güzel ruhta bulunur. Sanat da bu güzel ruhun ortaya çıkışından başka bir şey değildir, ve sanatın amacı yalnız aklı değil (bu bilincin işidir), yalnız yüreği de değil (bu da ahlak vaizinin işidir), bütünüyle insanı oluşturmaktır. Bu nedenle güzelin imleci, dışsal herhangi bir şeyde değil, sanatçıdaki güzel ruhun varlığındadır.

Adam Müller’e (1779-1829) göre iki güzel vardır: Biri, güneşin gezegenler çekmesi gibi insanları çeken toplumsal güzel (daha çok antiktir bu güzel); öbürü, bireysel güzel; bunda, seyreden güneş olur ve güzeli çeker (yeni sanatın güzelidir bu). Her sanat yapıtı bu evrensel uyumun yinelenmesinden başka bir şey değildir. En yüce sanat hayatın sanatıdır.

Schelling’e ( 1775-1854) göre sanat, öznenin kendi nesnesine dönüştüğü ya da nesnenin kendisinin öznesi olduğu dünya görüşünün yapıtı ya da sonucudur. Güzel, sonlu olanda sonsuzluk tasavvurudur. Ve sanat yapıtının temel karakteristiği bilinçsiz sonsuzluktur. Sanat, özellikle nesnelin, doğayla aklın, bilinç dışıyla bilincin birleşmesidir. O nedenle de bilginin, bilmenin, anlamanın en üstün aracıdır sanat. Güzellik, şeylerin kendilerinde kendilerini, her şeyin temelinde bulunuşlarını seyirleridir. Ve güzeli, bilgisi ya da istenciyle sanatçı üretmez, ondaki güzellik ideası üretir.

Vischer’e (1807-1887) göre güzellik, kendini sınırlı biçimde ortaya koyan düşüncedir. Düşüncenin kendisi bölünemez değildir; yükselen ve alçalan çizgiler şeklinde bir sistemden oluşmuştur. Düşünce ne kadar yüceyse, o kadar güzellik içerir; ama en alçak düşüncede de güzellik vardır, çünkü o da sistemin zorunlu bir halkasını oluşturur. Düşüncenin en yüce biçimi kişiliktir; o nedenle de en yüce sanat, en yüce kişiliği konu alan sanattır.

İnsanlar sanatın anlamını ancak bu etkinliğin ereğinin güzellik, yani haz olmadığını gördüklerinde anlayacaklardır. Sanatın ereğini güzellik ya da sanattan duyulan belli bir haz olarak görmek, sanatın ne olduğunun anlaşılmasına, sanatın tanımlanmasına bir katkı sağlamayacak, tersine, falanca yapıt neden kimilerinin hoşuna gidiyor da kimilerinin gitmiyor gibi sanatın tanımlanmasını büsbütün olanaksızlaştıran, sanata tümüyle yabancı,metafizik, psikolojik, fizyolojik, hatta tarihsel bir alana taşıyacaklar sorunu. Ve birisi armut severken, bir başkası neden et sever tartışmasının, beslenmenin özünün ne olduğuna açıklık getirilmesine nasıl hiçbir katkısı yoksa, sanattan zevk sorununu çözümlemenin de (ki sanatın ne olduğu tartışmalarının ister istemez gelip dayandığı konudur bu) adına sanat dediğimiz insan etkinliğinin -bu özel etkinliğin- özünün ne olduğunun açıklamasına hiçbir katkı sağlamadığı, hatta böyle bir açıklama yapılabilmesini büsbütün çıkmaza soktuğu görülmektedir.

Uğruna milyonlarca insanın emeğinin, hatta insanların yaşamının, ahlakının feda edildiği sanatın ne olduğu sorusuna estetikçilerden aldığımız hemen hemen her yanıt, sanatın amacı güzelliktir, güzelliği ondan duyduğumuz hazla algılarız, sanattan haz duymak iyi ve önemli bir şeydir’e indirgenebilecek bir yanıttır. Başka bir deyişle, sanatın tanımı olarak benimsenen şey, sanatın tanımı değil, gerek sanat denilen ne idüğü belirsiz sanal kavram adına insanların katlandıkları özverileri, gerekse var olan sanatın bencil hazzını ve ahlaksızlığını haklı çıkartmak için kurulmuş bir tuzaktır yalnızca. O bakımdan da, -böyle bir yargı ne denli tuhaf karşılanırsa karşılansın- sanat üzerine dağ gibi kitaplar yazılmış olmasına karşın, bugüne dek sanatın doğru dürüst bir tanımı yapılmamıştır. Nedeni de, sanat kavramının temeline güzellik kavramının konulmuş olmasıdır.

Sanatı doğru tanımlayabilmek için her şeyden önce onu bir haz alma aracı olarak görmekten vazgeçmek, onu insan yaşamının koşullarından biri olarak görmek gerek. Sanatı böyle görmeye başlarsak, onun insanların birbirleriyle ilişki kurmalarının araçlarından biri olduğunu da görürüz.

Her sanat yapıtı, onu algılayan kişiyle o yapıtı üretmiş ya da üretmekte olan arasında, yapıttaki sanatsallığı algılamış ya da algılayacak olanlar arasında belli bir ilişki kurar. Söz, insanların düşünce ve deneyimlerini birbirlerine aktarmaya yarar; böylece o insanları bir araya getirmenin, birleştirmenin aracı işlevini görür, sanatın işlevi de tıpkı bunun gibidir. Sanatın insanlar arasında kurduğu ilişkiden farkı, sözün insanların birbirlerine düşüncelerini, sanatın ise duyguları aktarmanın aracı olmasıdır.

Sanat, bir başkasının yaşadığı duyguları görerek ya da duyarak algılayan birinin, bu duyguların aynısını yaşaması temeline dayanan bir etkinliktir.

Sözcüklerle aktarılan düşünceleri anlama ve kendi düşüncelerini başkalarına aktarabilme yeteneği olmasaydı insanın hayvandan farkı olmazdı. Bir başka yeteneğinden, sanattan yoksun olmasınınsa sonuçları bundan da kötü olur, en düşmanca duygularla, dağınık guruplar halinde ve tam bir yabanıllık içinde yaşıyor olurdu insanoğlu. O bakımdan son kerte önemli bir etkinliktir sanat; konuşmanın insan için önemli ve insan hayatında tuttuğu yer ne ise, sanatınki de odur. Eğer sanat insanı ürpertmiyor, etkilemiyorsa, bu durum kesinlikle izleyicinin o sanatı anlamamış olmasında değil, izlenilen bu şeyin ya kötü sanat olmasından ya da hiç sanat olmamasındandır.

Üstün sanat yapıtları büyük çoğunluk tarafından anlaşılamaz deniliyor; bunlar bu üstün yapıtları anlayabilecek donanıma sahip seçkinler tarafından anlaşılabilirmiş ancak. Peki, madem çoğunluk anlamıyor, anlatın o zaman, o yapıtı anlamak için gerekli bilgiler neyse onları verin insanlara. Ama galiba böyle bilgiler yok ve o yapıtı açıklamak, anlatmak mümkün değil; o yüzden de iyi sanat yapıtlarını çoğunluğun anlayamayacağını söyleyenler, herhangi bir açıklama yapmak yerine, bu yapıtları anlayabilmek için onları tekrar tekrar okumak, dinlemek ya da seyretmek gerektiğini söylüyorlar. İyi ama bu, insanları o yapıtlara alıştırmak olmuyor mu? İnsan her şeye alışabilir, en kötü şeylere bile. İnsanlar kokmuş yiyeceğe, votkaya, sigaraya, afyona alıştırıldığı gibi, kötü sanata da alıştırılabilir; alıştırılıyor da nitekim.

Çoğunluğun üstün sanat yapıtlarını değerlendirebilecek beğeniden yoksun olduğu savı temelsiz bir sav. Çünkü çoğunluk bizim üstün sanat dediğimiz sanatı her zaman anlamıştır: İncil’in eğretilemelerle dolu o yalın öykülerini, halk masallarını, halk şarkılarını, söylenceleri herkes anlar. Bütün bunları anlayan halk, iş bizim yüksek sanatımızı anlamaya geldi mi, neden birdenbire anlayışını kaybetsin ki?

“Sanatım karşısında adam hiç tınmadı bile, besbelli tam bir budala var karşımızda” şeklinde bir söz, kendine aşırı güvenle birlikte tam bir küstahlığı, rolleri değiştirme el çabukluğunu, hasta kafanın kusurlarını sağlıklı kafaya yükleme edepsizliğini de içeren bir sözdür.

Sanat, akli olması nedeniyle anlaşılamaz, alımlanamaz olanı anlaşılır, alımlanır hale getirmelidir; budur çok önemli bir özelliği de sanatın. Gerçek bir sanatsal etki altında kalan kişiye, sanki bunu eskiden de biliyormuş gibi gelir; biliyormuş, anlatamıyormuş gibi. İyi, üstün sanat hep böyledir.

Kaynak: Leo Tolstoy – Sanat Nedir?

Kategoriler
Nedir Sanat?

2

İçeriği yoksullaştıkça yoksullaşan, biçimi anlamsızlaştıkça anlamsızlaşan sanatın özellikle de son dönem ürünlerinde sanata dair bütün özellikleri yitirdiğini görmeye başladık; sanatımsı ya da sanata benzer denilebilecek şeylerdi artık sanat diye ortada görülenler.

Bu da bir yana, halk sanatıyla yolunu ayırmasının sonucu olarak yüksek sınıfların sanatı içerik olarak yoksullaşırken biçim olarak çirkinleşti, bir başka deyişle gitgide daha anlaşılmaz oldu; hatta yüksek sınıfların sanatı zaman içinde sanat olmaktan bile çıktı, sanat taklidine dönüştü.

Bunun nedeni de şöyle açıklanabilir: Halk sanatı halktan bir kişinin çok güçlü bir duygunun etkisinde kalarak bunu öbür insanlara da iletmek istemesiyle doğar. Yüksek sınıfların sanatı ise sanatçının böyle zorlu bir istek duymasıyla değil, çoğu kez yüksek sınıf üyelerinin gönüllerini eğlendirecek şeyler istemelerinden doğar. (Bu isteklerini yerine getirenlere de çok cömert davranırlar.) Yüksek sınıf üyelerinin sanattan beklentileri, hoşlarına giden duyguların başkalarına aktarılmasıdır ve sanatçılar onların bu isteklerini yerine getirmeye çalışırlar. Ama bu beklentinin yerine gelmesi çok zordur; çünkü yaşamlarını hiç çalışmadan, lüks içinde geçiren varlıklı sınıf üyeleri bitmek tükenmez bir biçimde sanatla gönül eğlendirmek isterler. Ama en düşük düzeylisinden bile olsa, sanat ısmarlama üretilmez; sanatçının içinde kendiliğinden doğmalıdır sanat. O nedenle sanatçılar varlıklı sınıfların üyelerinin isteklerini yerine getirebilmek için, sanata benzer şeyler üretme yöntemleri geliştirmek zorunda kalmışlardır.

Bu yöntemler şöyle sıralanabilir:

  1. Ödünçleme
  2. Öykünme
  3. Şaşırtma
  4. İlginç olma

Bu yöntemlerden ilki, bir başkasınca yaratılmış, ünlü, herkesçe bilinen bir sanat yapıtının ya tümünü ya da belli bölümlerini ödünç alıp kimi ekleme ve değiştirmelerle yeni bir şey yapmış gibi görünme esasına dayanır. Böyle yapıtlar belli çevreden insanlarda geçmişteki sanatsal coşumları, duygulanımlarıyla ilgili anıları canlandırır, sanata benzer izlenimler yaratır, sanattan haz duyma peşindeki insanlar arasında elden ele dolaşır.

Şiirsellik denizce akla ödünç alma, aktarma (başkasınınkini) ve benimseme gelir. Ve ödünç alınan bir şey okura, izleyiciye ve dinleyiciye sanatçının yapıtını yaratırken yaşadığı duygunun geçmesini sağlamaz; olsa olsa izleyicinin bundan önceki sanat yapıtından edindiği sanatsal etkilenime ilişkin bulanık anılarına yönelmesini sağlar. Temelinde ödünçleme olan, ödünçlemeden kaynaklanan sanat yapıtı, örneğin Goethe’nin Faust’u, zekayla işlenmiş, binbir güzellikle süslenmiş, çok ustaca kotarılmış olabilir; ama gerçek bir sanatsal etki bırakmaz üzerimizde; çünkü bu bir sanat yapıtının en temel niteliği diyebileceğimiz, biçim ve içeriğin ayrılmaz bir bütün oluşturmasını sağlayan ve sanatçının yapıtını yaratırkenki duygularının ifadesi olan bütünsellikten, organiklikten yoksundur o. Ödünçleme de sanatçının verebildiği tek şey, önceki sanat yapıtından kendisine geçmiş olan şeydir; o bakımdan da -ister bütün bir konu, ister belli bazı sahneler, pasajlar, bölümler olsun- her ödünçleme ancak sanatın yansısıdır, benzeridir ‘gibi’ sidir, ama asla kendisi değildir. Bu yüzden de böyle bir sanat yapıtına “güzel bir yapıt çünkü şiirsel, yani bir sanat yapıtına benziyor” demenin, bir paraya “güzel para çünkü gerçeğine benziyor” demekten hiçbir farkı yoktur.

nedir sanat sevincy

Sanat gibilik, sanata benzerlik izlenimi vermekte ikinci yöntem öykünmedir. Bu yöntemin özü, anlatılmakta olan şeye eşlik eden ayrıntıları defalarca yinelemektir. Söz sanatlarında dış görünüşler, yüzler, giysiler, jestler, sesler, yaşamda yer alabilecek herhangi bir rastlantı dolayısıyla yapıta giren kişilerin yaşadıkları, yaşamadıkları -uğrayıp geçtikleri- yerler bütün ayrıntılarıyla yansıtılır. Bu yöntemin drama sanatındaki uygulanışı ise, kişilerin sözlerinin bire bir yansıtılmasının yanı sıra, bütün kişilere ilişkin bütün durumların, eylemlerin, edimlerin gerçek yaşamda nasılsalar tıpkı öyle olmasına dayanır. Resim sanatında bu yöntem, resmi fotoğrafa indirger, resimle fotoğraf arasındaki ayrımları yok eder. Tuhaf görünebilir ama bu yöntem müzik sanatında da kullanılır: Müzik yalnız ritimlere değil, sanatsal olarak ifade etmek istediği şeye eşlik eden seslere de öykünür, onları taklit etmeye çalışır.

Öykünmecilik ve gerçeğe uygunluk çoğu kişinin düşündüğünün tersine, sanatın artamı için ölçüt değildir. Öykünmecilik sanatın artamı için ölçüt olamaz, çünkü sanatın temek özelliği sanatçının yapıtını yaratırken yaşadığı duygunun başkalarına da geçmesi ise, bunun ayrıntıların betimlemesiyle hiç bağdaşmayacağı açıktır; hatta tam tersine ayrıntı fazlalığı bu duygu geçişine engeldir bile. Ne kadar iyi kotarılmış olursa olsun, bütün bu ayrıntılar yapıtla karşı karşıya bulunan, ondan sanatsal etkilenim durumunda bulunan kişinin dikkatinin dağılmasına neden olur ve bu ayrıntılar yüzünden sanatçının duygusu -tabi eğer böyle bir duygu var ise- karşıdakine geçmez.

Bir sanat yapıtını aktardığı ayrıntıların gerçekliğinden, doğruluğundan dolayı değerli bulmak, dış görünüşüne bakarak bir yiyeceğin besleyiciliği hakkında kanıya varmak kadar tuhaf bir durumdur. Bir sanat yapıtının değeri için onun gerçekliğini ölçüt alıyorsak, burada bir sanat yapıtının taklidinden söz ediyoruz demektir.

Üçüncü yöntem, dışsal duyuşları etkilemektir ki, çoğu kez saf fiziksel bir etkidir bu ve şaşırtma, etkileme olarak adlandırılır.

Bu etkileme hemen bütün sanatlarda aykırılıklara dayanır. Ürkütücüyle sevimlinin, güzelle çirkinin, gürültüyle sessizliğin, karanlıkla aydınlığın, en sıradan olanla en sıra dışı olanın birlikteliklerinden doğan aykırılıklardır. Söz sanatlarında genellikle insanda kösnül duygular uyandıran cinselliğin ayrıntılı olarak anlatılmasına ya da insanda korku uyandıran acı duygusunun, ölüm gerçeğinin ayrıntılarıyla anlatılmasına dayanan, daha önce hiç anlatılmamış, betimlenmemiş pek çok ayrıntı, olay yerinde tutulmuş bir tutanak titizliğinde verilir. Resimde en sık uygulanan, en önemli efekt, ışık ve korkunç olanın betimlenmesidir. Dram sanatında -aykırılıkların dışında- en sıradan efektler fırtına, gök gürültüsü, ay ışığı, denizde ya da kumsalda geçen sahneler, kumsalda giysi değiştirme, kadın çıplaklığı, deliler, cinayetler -genel olarak ölüm- ve bu sırada can çekişmenin bütün aşamalarının tek tek ve ayrıntılı biçimde gösterilmesi gibi efektlerdir. Müzikte en sık başvurulan efektler, crescendo’nun en zayıf, en yalnız, en cılız seslerle başlaması ve bütün orkestranın katılımıyla en güçlü, en karmaşık seslere ulaşana dek bu tırmanışın sürmesi ya da hep aynı seslerin başka başka çalgılarla bütün oktavlardan bir arpeggio’yu yinelemesi ya da armoni, tempo ve ritmin müzikal düşüncenin doğal akışına tümüyle aykırı bir çizgi izleyerek beklenmezliğiyle dinleyicileri şaşırtması olarak sıralanabilir.

Sanatın taklidinde üçüncü yöntem olan şaşırtma ya da etkileme de tıpkı ilk iki yöntem gibi gerçek sanat kavramıyla bağdaşmaz; çünkü şaşırtarak, yenilikle etkileyerek, beklenmedik çelişki ve karşıtlıklar ya da dehşet sahneleri sergileyerek duygu aktarılmaz, yalnızca sinirlerle oynanır, sinirler etkilenir.

Bir ressam çok başarılı bir kanlı yara resmi yapabilmişse, bu resim beni etkiler, ama burada sanat yoktur ki. Ortga çeke çeke, ağır ağır çalınan tek bir notanın insanlar üzerindeki etkisi şaşırtıcıdır, gözyaşlarını tutamayanlar bile çıkar sık sık; ama burada müzik sanatından söz edilemez, çünkü herhangi bir duygu aktarımı söz konusu değildir. Buna karşılık bu türden fizyolojik efektlerin çevremizde hep sanat olarak değerlendirildiğini görüyoruz.

Bir de demezler mi sanat zamanımızda iyice inceldi, zarifleşti diye! Oysa tam tersi, hiç durmadan etkileme peşinde koştuğu için alabildiğine kabalaştı sanat. Avrupa’nın hemen hemen bütün tiyatrolarında sahnelenmiş ve pek tutulmuş olan Hannela adlı oyunu ele alalım:Bu oyunda yazarın yapmak istediği şey, acılar çeken küçük bir kıza karşı insanlarda acıma duygusu uyandırmak. Sanat aracılığıyla izleyicide böyle bir duygu yaratabilmek için, oyun kişilerinden biri bu duyguyu müthiş bir güçle ortaya çıkarmalıdır ki -bütün seyircilere de geçebilsin duygu- ya da küçük kızın ruh hali çok doğru betimlenebilmelidir. Oysa yazarımız ne yapıyor? Ya elinden gelmediğinden ya da istemediğinden başka bir yol seçiyor kendine; dekorcular, giysiciler, ışıkçılar için zor, ama kendisi için kolay bir yol bu; kızı sahnede öldürmeye kalkıyor, üstelik bunu yaparken de izleyiciler üzerindeki fizyolojik etkiyi artırabilmek için ışıkları sonuna dek kısıp salonu ve sahneyi karartıyor; yürek paralayıcı bir müzik eşliğinde küçük yavrucağı sarhoş babasının nasıl acımasızca dövdüğünü gösteriyor; kızcağız ağlıyor, inliyor, kıvranıyor, yerlerde sürünüyor… Derken melekler çıkıp geliyor bir yerlerden ve kızı alıp götürüyorlar.

Bu sahneler karşısında epeyce bir heyecanlanan izleyiciler ise, müthiş bir estetik duygu yaşadıklarından çok eminler. Oysa buradaki heyecanın estetikle hiç bir ilgisi yok. Yok, çünkü bir insandan ötekine geçen aktarılan duygu yok; olan yalnızca bir başka insan adına duyulan acıma duygusuyla, iyi ki acılar içinde olan, inleyen, kıvranan, ben değilim’den kaynaklanan kendi adına duyduğu sevinç duygusu; idam cezalarını izlerken yaşadığımız ya da Romalıları belli aralıklarla arenaları doldurmaya yönelten duygunun benzeri bir duygu bu.

Estetik duygunun yerine etkilemenin konulması özellikle de müzik sanatında çok belirgin; çünkü bu sanat, yapısal özelliği gereği sinirleri doğrudan doğruya fizyolojik olarak etkiliyor. Bestecinin yaratma sürecinde yaşadığı duyguyu melodi de vermek yerine, yeni müzikçiler sesleri biriktiriyor, örgü gibi birbirine geçiriyor, bazen artırıp bazen azaltarak dinleyicileri fizyolojik olarak etkiliyor; öyle ki bu etkiyi bu iş için geliştirilmiş bir aygıtla ölçebilmek bile mümkün. İnsanlar da bu fizyolojik etkimeyi sanatın etkisi olarak alıyorlar.

Dördüncü yöntem olan ilginçlik, sanat yapıtına eklenen zihinsel ilgidir. Şiir, düzyazı, resim, drama, müzik… Artık bunlar öyle değişik bir tarzda yazılıyor ki, bulmaca çözer gibi uğraşmak gerekiyor kendileriyle ve bu keşif, açımlama süreci de insanı sanatın etkilemesine benzer biçimde etkiliyor, sanattan alınana benzer biçimde zevk veriyor.

“İlginç olma” diye adlandırdığımız dördüncü yöntem, sanata öbür yöntemlerin hepsinden çok daha yabancıdır, yine de sık sık sanatla karıştırılan, sanatın yerine konan yöntem budur. Yazarların roman ve öykülerinde okurun keşfetmesi için bıraktıkları boşluklar, bilinçli gizlemeler şurada dursun, bir resmin, bir müzik yapıtının ‘çok ilginç’ olduğunun belirtilmesine hepimiz pek çok kez tanık olmuşuzdur; ilginç mi? Bir sanat yapıtının ilginç olması da ne demek? “İlginçlik” ile ya o yapıtın bizde giderilmemiş bir merak duygusu uyandırdığı ya da o yapıtı anlamaya, kavramaya çalışırken bizim için yeni bir takım bilgiler edindiğimiz söylenilmek isteniyor her halde. Belki de yapıt tam anlaşılır değildir ve biz zorlu bir çabayla, yavaş yavaş çözümlüyoruzdur yapıtı ve bu çözümleme, anlamlandırma serüveni bize belli bir haz veriyordur? Bu olasılıklardan hangisi geçerli olursa olsun, ilginçlik denen şeyin sanatla, sanatsal etkilenimle en ufak bir ortak yanı yoktur. Sanatın amacı, sanatçının duygusunun insanlara geçmesini sağlamaktır. Uyanan merakını gidermek için, izleyicinin, dinleyicinin, okurun zihinsel bir çaba içine girmesi ya da yapıttan edindiği yeni bilgileri -ya da yapıtın anlamını- özümseyebilmek için olanca dikkatini bu işe yöneltmesi, sözünü ettiğimiz ‘geçiş’i engeller. O nedenle de ilginçliğin sanatın artamıyla hiçbir ortak yanı olmaması bir yana, sanat yapıtının yaratacağı etkiyi, sağlayacağı ‘geçiş’i engellediği bile söylenebilir.

Şiirsellik (ödünçleme) de, öykünme de, şaşırtma da, ilginçlik de sanat yapıtlarında görülebilir; ancak bunlar kesinlikle yapıtın başlıca özelliği olmamalı, sanatçının duygusunu insanlara geçirme hedefinin yerini almamalıdır. Gel gelelim, şu son zamanlarda yüksek sınıfların sanatında gördüğümüz şey tam da bu. Sanatın temel özelliğini ıskalayan, sanatımsı, sanat benzeri şeyler hep üretilenler. Sanat yapıtları için “ah ne güzel!” denildiğini duyarız; çünkü şiirseldir o yapıt ya da gerçekçidir ya da etkileyicidir, ilginçtir; oysa bu nitelikler sanatın artamının ölçüsü olmadıkları gibi, hiçbirinin sanatla tek bir ortak yanı da yoktur.

Kaynak: Leo Tolstoy – Sanat Nedir?

Kategoriler
Nedir Sanat?

3

Gerçek bir sanat yapıtı üretebilmek için kimi koşulların yerine getirilmesi gerekir. Bir kez, böyle bir işe kalkışmış kişinin dünyayı kavrayış açısından zamanına göre yüksek bir düzeyde bulunması gerekir ki, belli bir takım duyguları yaşayabilsin ve bunları insanlara aktarma duygusu duyup, bunun olanaklarını yaratabilsin. Tabi bir de, herhangi bir sanat dalına karşı yetenekli olunması gerektiğini de unutmamak gerek. Gerçek bir sanat yapıtı üretmek için zorunlu olan bu koşullar pek seyrek olarak bir araya gelirler. Ödünçleme, öykünme, şaşırtma, ilginçlik dediğimiz yöntemlerle bir sanatımsı, sanat benzeri üretmek için ise -ki doğrusu bizim toplumda oldukça yüksektir bunların karşılıkları- herhangi bir sanat dalında sıkça rastladığımız, ortalama bir yetenek yeterlidir. Burada yetenek derken kastettiğim şey beceri.

Örneğin söz sanatlarında, düşüncelerini, izlenimlerini zorlamadan dile getirebilme, karakteristik ayrıntıların ayırdına varma ve bunları unutmama; plastik sanatlarda çizgi, form ve renklerin ayırdına varma; müzik sanatlarda ses aralıklarının ayırdına varmak ve seslerin birbirlerini izlemelerindeki ilişkiyi hiç unutmama becerisidir burada söz konusu olan. Günümüzde bu becerileri olan biri, bir de hangi sanat alanında etkinlikte bulunacaksa, o sanatla ilgili taklitçiliğin tekniklerini ve uygulamaya ilişkin kimi yöntemleri öğrendi mi, eğer estetik duygusunda yapıtını berbat edecek bir körelme yoksa ve eğer sabrı da varsa, ömrünün sonuna dek, bizim toplumda sanat diye benimsenen, gerçekteyse yalnızca birer sanat benzeri, sanatımsı olan yapıtlar üretebilir.

Bu türden taklitleri üretmek için her sanat dalında belli kurallar ya da reçeteler vardır; yetenekli bir insan bunları güzelce bir belledi mi artık ömrünün sonuna kadar tadını çıkara çıkara bu tür yapıtları üretir durur; ne herhangi bir coşku, ne bir duygu kabarması; serinkanlılıkla gerçekleştirir üretimini. Söz sanatlarına karşı kabiliyeti olan birinin şiir yazabilmesi için, bulunduğu yerde gerçekten gerekli olan her sözcüğün yerine kafiye ya da ritmin gerektirdiği her durumda, yakın anlamlı on başka sözcük bulup yerleştirebilmesi; sonra sözcüklerin bütün olası yer değiştirmelerinde az çok anlamı olacak bir söze ulaşabilmesi ve bir de uygun kafiye için çıktığı sözcük avında ele geçirdiği sözcüklere anlam benzeri, duygu, durum uydurması -daha doğrusu bunların kendilerini değil, benzerlerini yakıştırması- yeterlidir; bu gerçekleştikten sonra, duruma göre artık, dinsel-toplumsal, doğa ya da aşk konulu, uzun ya da kısa istediği kadar şiir imal edebilir.

Söz sanatlarına kabiliyeti olan bu kişi eğer roman ya da öykü yazmak isterse, kendine belli bir biçem edinmesi gerekecektir; yani gördüğü her şeyi betimlemeyi ve bunlarla ilgili ayrıntıları unutmamayı ya da not almayı öğrenecektir. Bunlara sahip olduktan sonra, istediği kadar roman ya da öykü yazabilir; artık duruma göre, tarihsel, toplumsal romanlar olabileceği gibi bunlar, naturalist, toplumsal, psikolojik, hatta dinsel romanlar da olabilir; hangisi modaysa, hangisine rağbet varsa. Konu bulmakta da zorlanmayacaktır; okudukları ya da yaşadığı olaylar arasından beğensin beğendiği konuyu; karakterler -roman kişileri- ise bir romana kopyalanmak için aile çevresi, tanıdıkları arasında kendisini bekleyip duruyor.

Bu türden roman ve öyküler, dikkatli bir gözlem sonucu ulaşılmış ayrıntı zenginliğine de sahipse -hele hele bu ayrıntılar erotk içerikliyse-, içlerinde tek bir gerçek duygu kıvılcımı, yaşanmışlık bulunmamasına karşın sanat yapıtı olarak kabul edileceklerdir. Kabiliyetli birinin dramatik formda bir sanat yapıtı yaratabilmesi için, roman ve öykü için gerekli olanlardan farklı olarak, bir de kişilerine olabildiğince isabetli, etkili, nükteli sözler söyletebilmesi, değişik tiyatro efektlerinden yararlanmayı ve oyun kişilerinin sahnedeki hareketlerini birbirine bağlamayı bilmesi gerekir: Yani sahne olabildiğince hareketli olmalı, oyunda uzadıkça uzayan tek bir diyalog bulunmamalıdır. Bu dediklerimi yapan bir yazar, ister cinayet haberlerinden bir konu beğensin kendine, ister hipnotizma, soya çekim gibi günün modası konulardan ya da tarihten, fantastik alandan konu beğensin, ömrünün sonuna kadar oyun üretebilir.

sevincy nedir sanat

Yetenekli birinin resim ve heykel alanında sanat yapıtına benzer nesneler üretebilmesi biraz daha kolaydır. Bunun için desen ve renk bilgisiyle, balçığa şekil vermeyi -çıplak insan bedeni tercih nedenidir- bilmesi yeterlidir. Bunları öğrendi mi, ömrünün sonuna denk birbiri ardınca resim ya da heykel yapabilir. Kişisel eğilimlerine göre dinsel, mitolojik, tarihsel, fantastik, sembolik konular seçebilir ya da gazetelerde yer verilen güncel konulardan herhangi birini beğenebilir; taç giyme, grev, Türk-Yunan savaşı, kitlesel açlık ya da güzel olabileceğini düşündüğü en sıradan şeyleri, örneğin bir bakır tası ya da çıplk bir kadını konu olarak seçebilir.

Yetenekli kişimizin sanat dalı müzikse eğer, sanatın özünü oluşturan şey, yani yapıtı izleyenlere geçmesi gereken duygu, öbür sanat dallarına göre daha az gerekli olacaktır kendisine; bu böyle olmakla birlikte -dans sanatı dışında- bütün öbür sanatlardan daha fazla fizik güce, jimnastik çabaya gereksinim duyacaktır. Müzik yapıtı için her şeyden önce parmakları herhangi bir çalgı üzerinde büyük bir hızla -bu işte mükemmellik düzeyine ulaşmış olanlar kadar- hareket ettirmeyi öğrenmek gerekir; sonra geçmişte nasıl çok sesli müzik yazıldığını, yani şu kontrpuan dedikleri şeyi, füg sanatını, orkestrasyonu, yani çalgılardan etkin biçimde yararlanmayı öğrenmesi gerekir. Bunları bir öğrendi mi, müzikçimiz artık ömrünün sonuna dek birbiri ardınca yapıtlar yaratabilir ;senfoniler, senfoniyettalar yazabileceği gibi, sesleri sözcüklere, daha doğrusu açık ya da kapalı hecelere göre ayarlayarak operalar, romanslar yazabilir ya da herhangi bir temayı kontrpuan veya füg kalıpları içinde işleyerek oda müziği yapıtları yazar; içine doğuveren herhangi bir ses kümesini süsleyip çeşitlendirerek aklına estiği gibi fantastik müzik ve bunun gibi yazabilir.

İşte biz de varlıklı sınıflardan, yüksek tabakalardan insanların sanat diye benimsediği taklit yapıtlar, bütün sanat dallarında bu türden hazır reçetelere göre üretiliyorlar. Yüksek sınıflar sanatının halk sanatından ayrılması sonucunu doğuran üçüncü ve en önemli etkeni de bu olgu, yani sanat yapıtlarının yerine sanat taklidi yapıtların konulması olgusu oluşturuyor. Biz toplumda sahte sanat yapıtları üretilmesinde etken olan üç koşul olduğunu düşünüyorum; bunlardan ilki, yapıtlarına karşılık sanatçılara oldukça yüksek telif ücretleri ödenmesi ve bunun sonucu olarak da sanattan geçinmenin, yani profesyonelliğin yaygınlaşıp kurumsallaşması; ikincisi, sanat eleştirisi; üçüncüsü ise, sanat okullarıdır.

Sanatta bölünmenin gerçekleşmesi ve varlıklı sınıflardan insanların kendilerine haz veren her türden etkinliği sanat olarak, güzel olarak benimsemeye başlamalarıyla, onlara haz veren bu sanatlar öbür toplumsal etkinliklerden daha fazla el üstünde tutulmaya, ödüllendirilmeye başlandı; böylece daha çok sayıda insan kendini bu sanatlarla ilgili etkinliklere adamaya başladı; sonuçta da bu etkinlik alanları geçmişte olduklarından bambaşka bir niteliğe bürünerek, geçim sağlayan birer mesleğe dönüştüler. Profesyonelleşmesiyle birlikte zaafiyete uğraması da bir olgu sanatın; en değerli niteliğini, içtenliğini yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kaldı böylece.

Profesyonel sanatçı sanatıyla yaşar, o bakımdan dur durak bilmeksizin bir şeyler uydurması, sanat alanıyla ilgili ürünler ortaya koyması gerekir. Bu durumda da, diyelim Yahudi peygamberler -Zebur yazarları-, İlyada ve Odysseia’nın, bütün halk masallarının, şarkıların, söylencelerin yazarları… Bütün bu, yazdıkları için telif ücreti almak şurada dursun, bu yapıtlarla adlarını bile ilişkilendirmeyen sanatçılarla, yazdıkları karşılığında -önceleri- nişanlar, onur payeleri, paralar alan saray ozanları, müzisyenleri, oyun yazarları ya da -daha sonraları- ücretini gazete sahibinden, yayınevi sahibinden, emprezaryodan kısacası sanatın tüketicisi olan kent halkıyla sanatçılar arasındaki aracılardan alan ve yapıtlarının geliriyle yaşayan profesyonel sanatçılar arasında ne büyük bir fark bulunduğunu belirtmeye hiç gerek yok.

Sahte -kalp- sanatın yaygınlık kazanmasının başlıca etkenlerinden biri bu profesyonelliktir. İkinci etken, son zamanlarda tanık olmaya başladığımız sanat eleştirisi, yani herkesçe değil, asıl önemlisi de sıradan insanlar tarafından değil, bilginler, yani pek doğal olmayan ve kendilerine güvenleri tam kişiler tarafından yapılan sanat değerlendirmesi. Bir arkadaşım eleştirmenlerin sanatçılara karşı tavırlarını değerlendirirken, şakayla karışık, “eleştirmenler, akıllılar üzerine değerlendirmelerde bulunan ahmaklardır” demişti. Her ne kadar tek yanlı, eksik, kaba gibiyse de, bu saptamanın hem belli ölçüde gerçek payı içerdiği, hem de eleştirmenlerin sanat yapıtı üzerine yaptıkları sözüm ona açıklamalardan çok daha adil bir yargı olduğu yadsınamaz.

“Eleştirmenler açıklarlar” iyi de, ne açıklarlar? Sanatçı eğer gerçek bir sanatçıysa ve yaratma sürecindeki duygusunu yapıtına yansıtmış, bu yolla da duygusunu öbür insanlara geçirmeyi başarmışsa, burada kim, neyi açıklayacaktır? Yapıt, sanat yapıtı olarak iyi bir düzey tutturmuşsa ister ahlaki ister ahlak dışı olsun, sanatçının dile getirdiği duygu başka insanlara geçer; böylece de insanlar o duyguyu yaşarlar, dahası, herkes kendine özgü bir biçimde yaşar; bu durumda da her türden açıklama, yorum gereksizdir. Eğer yapıttan başka insanlara geçiş olmuyor, yapıt başka insanlara “bulaşamıyorsa”, hiçbir açıklama, yorum ona bu niteliği kazandırmaz. Bir sanat yapıtı yorumlanamaz; olacak şey değildir bu. Anlatmak istediği şey sözle anlatılabilir, açıklanabilir bir şey olsaydı eğer, sanatçı bunu kendisi sözle yapardı. Oysa o bu işi sanatıyla yapmıştır; çünkü öbür yöntemlerin yapıtını yaratırkenki duyguyu aktarmada yetersiz kalacağını sezmiştir.

Bir sanat yapıtını sözle açıklama ya da yorumlama, bir tek şeyi kanıtlar, o da o yorumlamayı yapana sanatın bulaşmadığını, daha doğrusu bu kişinin sanata kapılmaya yetenekli olmadığını kanıtlar. Biliyorum, şimdi söyleyeceğim söz epey şaşırtıcı gelecek. Ama şu bir gerçektir ki, eleştirmenler her zaman sanata kapılma yetenekleri en az olan insanlardır. Çoğu, kalemini kullanırken gözü pektir, ataktır; hemen hepsi akıllıdır, iyi eğitim almışlardır; gel gelelim sanata kapılma yetenekleri doğal değildir, ya da körelmiş dumura uğramıştır. O bakımdan da bu insanlar yazıp çizdikleriyle kendileri okuyan, izleyen, kendilerine inanan insanların beğenilerini iğdiş etmişlerdir ve etmeyi sürdürmektedirler. Sanatın bölünmediği, onun bütün halkın dinsel dünya görüşü olarak değerlendiği toplumlarda sanat eleştirisi yoktu ve olamazdı da. Sanat eleştirisi yalnız, yaşadıkları zamanın dinsel bilincini, din kültürünü benimsemeyen yüksek sınıfların sanatı içinde doğabilirdi, öyle de olmuştur.

Genç bir sanatçı herhangi bir yapıt yarattı; yaptığı şey bütün sanatçılar gibi, yaşadığı duyguları kendine özgü bir yöntemle dile getirmek; çoğu kişiye onun yaşadığı bu duygular geçiyor ve sanatçının yapıtı yavaş yavaş ünlenmeye başlıyor; ama işte tam bu sırada devreye eleştirmen giriyor; sanatçının yapıtı aslında fena sayılmazmış ama kendisini Dante, Shakespeare, Goethe, Rafaello ve on dönemlerindeki Beethoven gibi sanatçılarla kıyaslamak mümkün değilmiş. Bunun üzerine genç sanatçı kendisine örnek diye sunulan sanatçılara öykünen yapıtlar üretmeye başlıyor; sonuçta da yalnızca başarısız değil, sahte, iğreti, yapmacık yapıtlar üreten biri olu çıkıveriyor. Eleştirmenlerce övülen her sahte yapıt, aralığından iki-yüzlülerin süzülüverdiği bir kapıdır yalnızca.

Sanatta sapkınlığın üçüncü etmenini oluşturan sanat eğitimi veren okullar sanata eleştiriden de büyük zarar verdiler. Sanat bütün halkın değil de yalnızca varlıklı sınıfların malı olur olmaz bir mesleğe dönüştü, mesleğe dönüşür dönüşmez de bu mesleği öğreten yöntemler ve bu yöntemler yoluyla sanat öğretimiyle uğraşan, bu mesleği seçmiş insanlar ortaya çıktı, sanat okulları kuruldu; liselerde bile söz sanatları -retorik- sınıfları kuruldu, güzel sanatlar akademilerinde resim, müzik, tiyatro öğretilmeye başlandı.

Şimdi, bu okullarda sanat öğretiliyor. İyi, güzel de, sanat sanatçının özel bir duygunun öbür insanlara aktarımı olduğuna göre bunu okulda nasıl öğreteceksiniz? Hiç bir okul insanda ne bir duygu uyandırabilir ne de insana sanatın özünün ne olduğunu -kendine özgü yöntemle bir duygunun nasıl ortaya çıkarılabileceğini- öğretebilir. Okulda öğretilebilecek tek şey, sanatçıların yaşadıkları duyguları başka sanatçılara nasıl aktarabildikleridir. Ve sanat okullarında öğretilmekte olan da bundan başka bir şey değildir; ancak böylesi bir eğitim, gerçek sanatın yayılmasına herhangi bir katkı sağlamadığı gibi, tam tersine, sanat adı altında taklit sanatın yayılmasına katkıda bulunarak insanların gerçek sanatı anlamalarına engel olur, hatta bu konudaki en büyük engeli oluşturur.

Söz sanatlarında insanlara öğretilen şey, üzerinde hiç düşünmedikleri bir konuda, canları bu konuda hiçbir şey söylemek istemese de, sayfalar dolusu şeyi ünlü diye kabul edilen yazarların yazdıklarına benzer biçimde nasıl yazabilecekleridir. Liselerde öğretilen budur. Resimde öğretilen başlıca şey, orijinalinden ya da doğadan çoğu kez çıplak beden çizmektir; yani hiçbir zaman görünmeyen ve gerçek sanatla uğraşan birinin hiçbir zaman el atması gerekmeyen şeyi yapmaktır, üstelik de bu iş eski ustalara öykünerek, onlar nasıl yapmışlarsa tıpkı öyle yapılmalıdır. Eski üstatların yorumladıkları konulara benzer konuları yorumlamaları istenerek öğretilir resim öğrencilere. Drama okullarındaki eğitim de bundan pek farkı yoktur: Tragedya ustası diye kabul edilen eskiler gibi okumaları istenir, öğrencilerden monologları; sahne de onlar gibi olmaları istenir. Müzikte yine öyle. Bütün müzik kuramı, eski usta kompozitörlerin müzik yazmak için kullandıkları yöntemleri birbiriyle hiç ilintisi olmaksızın yinelemekten ibarettir.

Rus ressam Bryullov’un sanata dair çok anlamlı bir sözü var; bir yerlerde söylediğim bu sözü, okullarda neyin öğretilip neyin asla öğretilemeyeceğini çok güzel ortaya koyduğu için şu anda da yenilemekten kendimi alamıyorum. Bir öğrencisinin çalışmasını gözden geçirirken Bryullov elindeki fırçayla öğrencinin yapıtına birkaç kez belli belirsizce dokunur ve başarısız, kötü, ölü çalışma birden canlanıverir. “İşe bak” der öğrencilerden biri. “Belli belirsiz birkaç dokunuşuyla her şey nasıl da değişiverdi!” Bunun üzerine Bryullov sanatın karakteristiğini, sanatı sanat yapan tılsımı açıklar: “Sanat”, der, “işte tam da o belli belirsizin, hayal meyalin başladığı yerde başlar.”

Okulun verebilecekleri, hayal meyalin, başka bir deyişle sanatın başladığı yerde biter. Duygu geçişinin genel olarak gerçekleşip gerçekleşmeyeceği ve ne ölçüde gerçekleşebileceği, sanatçının yapıtı oluşturan sayısız ayrıntıdan ne kadarını yakalayıp yansıtabileceğine bağlıdır. Bu ayrıntıların nasıl yakalanabileceğinin dışsal eğitimi mümkün değildir; bu ancak insanın bütün ruhunu o işe vermesiyle mümkündür.

Hiçbir eğitim bir dansçıya müziğin ölçüsüne tam uyarak, müzikle tam bir uyum içinde dans etmeyi ya da bir şarkıcıya, bir kemancıya sayısız ses parçacıkları arasından o biricik gerekli sesi bulup çıkarmayı, bir ressama mümkün olan bütün çizgiler arasından yapıtı için gerekli biricik uyumlu çizgiyi bulup çıkarmayı ve bir ozana onca sözcük arasından tek gerekli sözcüğü bulmayı ve onu hem imge, hem ezgi açısından konabileceği biricik yere kondurmayı öğretemez. Bunları yalnızca duygu bulabilir. O bakımdan sanat okulları sanatı değil, ancak sanata benzer bir şeyler yapabilmeyi öğretebilirler. İnsanlara sanat gibiyi, sanata benzeri öğretmek, onların gerçek sanata olan heveslerini de kırar. Güzel sanatlar meslek okullarına gidip de, oralarda üstün başarı gösterenlerin sanat konusunda en küt kafalı kişiler olmalarının nedeni budur. Bu okullarda sanat değil, iki yüzlülük öğretilir.

Sonuçta sanat okullarının sanata yararı olmak şurada dursun, zararı vardır; ilkin, bu okullara düşmek ve oralarda sekiz-on yıl eğitimden geçmek bahtsızlığına uğrayan insanlardaki gerçek sanat üretme yeteneği yok edilir buralarda. İkincisi de, bu okullar dünyamızı dolduran milyonlarca insanın sanat zevkini iğdiş eden sahte sanat türetme merkezi işlevi görürler. Sanatçı olarak doğmuş insanların çeşitli sanat dallarında geçmişteki sanatçıların ürettikleri yapıtlardan örnekleri tanıyabilmeleri için, bütün ilk öğretim okullarında resim, müzik ve bunun gibi derslere yer verilmeli, bu derslerde geçmişin ve şimdinin gerçek sanat ürünleriyle tanışan bütün yetenekli öğrencilere, bu örneklerden yararlanarak yetenekli oldukları sanat alanında kendi kendileri daha da mükemmelleştirmelerinin yolu açılmalıdır.

Bu üçlü, yani sanatçıların profesyonelliği, eleştiri ve sanat okulları, günümüzde insanların büyük çoğunluğunu gerçek sanattan habersiz bıraktığı gibi, sanat adına üretilmiş en bayağı ürünlerin, en kaba sanat taklitlerinin sanat olarak benimsenmesine de yol açtı.

Tolstoy – Sanat Nedir?

Kategoriler
Nedir Sanat?

4

Biliyorum, yalnızca akıllı sayılan değil, gerçekten akıllı olan, bilim, matematik, felsefe vb. konularda en karmaşık sorunları kolayca kavrayabilen insanların büyük çoğunluğu, kimi kez en yalın, en açık gerçekleri bile anlamakta zorlanırlar; olaylar, olgular üzerine büyük çabalarla oluşturdukları, gurur duydukları, başkalarına öğütlemeye, aşılamaya kalkıştıkları ve bütün yaşamlarını üzerine inşa ettikleri değer yargılarının meğerse yanlış, sahte olduğunu ortaya çıkarabilecek gerçeklerdir bunlar. O bakımdan, toplumumuzda sanat ve artistik zevk sapkınlığına ilişkin öne süreceğim kanıtların benimsenebileceğini hiç sanmıyorum, hatta bunların epeyce bir gürültü koparacağından eminim; yine de sanat üzerine araştırmalarımın beni getirdiği noktayı sonuna dek açıklamak zorunda hissediyorum kendimi.

Sanat yapıtı diye ortalıkta salınan bütün ıvır zıvırın, varlıklı kesimden bir avuç avare için gönül eğlencesi olmanın ötesinde kimse üzerinde hiçbir etki yaratmadığı ve hiçbir iz bırakmadan belleklerden silinip gittiği biliniyor. Bu konuda zaman zaman, çok sayıdaki bu başarısız girişimler olmasaydı, gerçek sanat yapıtlarına hasret kalırdık türünden bir itiraz yükseltilir. Kusura bakılmasın ama bu biraz, pişirdiği ekmekler hiçbir şeye benzemiyor diye eleştirilen bir fırıncının, çöpe giden bu kötü pişmiş ekmekler olmasaydı, nar gibi kızarmış, güzel ekmekler de olmazdı savunmasına benziyor. Doğru, altının olduğu yerde kum çok olur; ama bu kesinlikle, akıllıca bir şey söylemek için daha önce saatler boyu saçmalamak gerektiği anlamına gelmeyeceği gibi, böyle bir şeyin bahanesi ya da vesilesi de olamaz.

Her yanımızı sanat yapıtı savı taşıyan yapıtlar sarmış durumda. Binlerce şiir, roman, oyun, resim, müzik yapıtı yayımlanıyor. Kısacası, değişik sanat dallarından yüz binlerce yapıt… Ama bunların arasından bir tanesi, ötekilerden yalnızca daha güzel olmakla kalmıyor, pırlantanın camdan ayrılması gibi de ayrılıyor onlardan. Paha biçilemez bir şeydir o, son derece değerlidir; öbürlerinin ise hiçbir değeri olmadığı gibi, insan zevkini tahrif, tahriş ve iğfal etme gibi olumsuz özellikleri de vardır.

nedir sanat sevincy

Taklit yapıtların dış görünüşleri gerçek sanat yapıtlarından daha kötü olmadığı gibi, çoğu kez daha iyi olabiliyor; bu da toplumumuzda gerçek sanat yapıtını taklit olandan ayırt etmeyi büsbütün zorlaştıran bir öğe olarak karşımıza çıkıyor; taklit, çoğu durumda gerçek olandan daha fazla etkiliyor insanları; içeriklerinin dahi çok daha ilginç olabildiğini görüyoruz bunların. Peki, nasıl ayırt edeceğiz? Bilerek gerçeğine benzetilmiş, dış görünüş olarak ondan hiçbir farkı olmayan on binlerce yapıt arasından gerçek sanat yapıtını nasıl ayırt edeceğiz?

Zevki iğfal edilmemiş bir insan için -bu insan emekçi olacak, ama kent emeklisi değil- bu iş, yazıda, dağda ya da ormanda yabanıl bir hayvanın bozulmamış, çarpılmamış, iğfal edilmemiş -doğal- sezgileriyle binlerce iz arasından kendine gerekli tek izi bulması denli kolaydır. Hiç yanılmadan kendine gerekli izi bulur hayvan. İnsan oğlu da doğal olarak kendinde bulunan özellikler çarpılmamış, bozulmamışsa eğer, binlerce yapıt arasından kendine gerekli olan gerçek sanat yapıtını hiç yanılmadan bulur, deneyimli sanatçının yapıtına aktardığı duygu ona geçer. Yeter ki, aldığı eğitim ya da yaşam biçimi, zevkini -gustosunu, damak tadını- iğdiş etmiş olmasın. Zevkleri iğdiş olmuş insanlarda sanat alımlama yeteneği dumura uğramıştır; bunlar sanat yapıtlarını değerlendirirken, öğrendikleri şeyleri devreye sokarlar, bu da onların kafalarını öyle bir karıştırır ki, tam tersi bir noktada bulurlar kendilerini.

Sonuç: Toplumumuzda büyük çoğunluk, gerçek bir sanat yapıtını, onun en kaba taklitlerinden ayırt edebilecek durumda değildir. İnsanlar konser salonlarında saatlerce oturup yeni bestecilerin yapıtlarını dinliyorlar, ünlü yeni romancıların yapıtlarını okumak, ressamların anlaşılır-anlaşılmaz tablolarını görmek zorunda hissediyorlar kendilerini, gerçekliği bunlarda daha iyi gördüklerini düşünüyorlar; en önemlisi de bunların hepsini sanat yapıtı gibi kabul ederek kendilerini bunlara hayran olmak zorunda hissediyorlar; bu arada gerçek sanat yapıtları, bu insanların çevresinde sanat yapıtı gibi görünmediği için hiç ilgi toplamadıkları gibi, küçümseniyor, sessizlikle geçiştiriliyor.

Gerçek sanat yapıtının yarattığı etkinin ne olduğunu unutmuş ve sanattan bambaşka şeyler bekleyen insanların (ki toplumumuzda büyük çoğunluktadır böyleleri), taklit sanat yapıtları karşısında kapıldıkları heyecan ya da gönül akışını estetik duygu olarak değerlendirebilecekleri de doğrudur; üstelik bu insanların düşüncelerini değiştirmek, bir renk körünü yeşilin kırmızı olduğuna inandırmak kadar olanaksızdır; ama yine de sanat duyguları bozulmamış, kirlenmemiş insanlar için bu özellik, sanatın yarattığı duyguyu öbür bütün duygulardan ayıran en belirleyici, en ayırt edici özelliktir.

Sözünü ettiğimiz duygunun başlıca özelliği, gerçek bir sanat yapıtını izleyen kimsenin sanatçıya karışıp kaynaşmasıdır; bu öylesine bir kaynaşmadır ki, izlediği yapıt bir başkasının değil de kendisininmiş gibi gelir izleyiciye; nicedir tam da kendisinin anlatmak istediği şeyler sergilenmiştir sanki. Gerçek bir sanat yapıtının becerdiği şey budur. Yani o sanat yapıtını alımlayanın bilincinde sanatçıyla kendisi arasındaki sınır, yalnızca sanatçıyla kendisi arasındaki sınır da değil, aynı sanat yapıtını izleyen bütün öbür insanlarla kendisi arasındaki sınır yok olur. Hem kişiliğimizin başka insanlardan ayrılmışlığından, tek başınalığından özgürleşmesi, hem de onun başka kişilerle kaynaşıp bütünleşmesi böylece gerçekleşir; sanatın başlıca çekici gücü; belirleyici özelliği de burada yatar.

Söz konusu yapıtı benimseyen, algılayan öbür insanlarla karışıp kaynaşma, bütünleşme yoksa, orada sanat yoktur. Sözünü ettiğimiz geçiş (bulaşma) nasıl sanatın en kuşku götürmez, en belirleyici özelliği ise, geçişin derecesi de sanatta ulaşılmış ustalığın, üstünlüğün, sanatın artamının biricik ölçütüdür. Geçiş ne denli güçlüyse, o denli üstün bir sanatla karşı karşıyayız demektir. Bir sanat yapıtında yapıtı yaratandan yapıtı algılayana geçişin derecesini üç koşul belirler:

  • Aktarılan duygunun ne kadar kendine özgü, ne kadar sıra dışı olduğu
  • Aktarılan duygunun ne kadar açık, net bir biçimde aktarıldığı
  • Sanatçının içtenliği (yani aktardığı duygunun, sanatçının kendi içinde hangi güçte boy verdiği).

Aktarılan duygu ne denli özel, sıra dışıysa, algılayanı da o denli şiddette etkiler. Yapıtın yarattığı ruh hali ne denli kendine özgü ise, algılayan da o denli büyük haz duyar ve yapıtla o denli istekle ve güçle kaynaşıp bütünleşir. Duygu ne denli açık, net bir biçimde aktarılırsa, geçiş de o denli etkin olur, çünkü bilincinde sanatçıyla kaynaşıp bütünleşen algılayıcı, kendisine sanatçıdan geçen duygudan o denli büyük tatmin duyar; ona öyle gelir ki, nicedir bildiği, tanıdığı, yaşadığı bir duygudur bu ve ifadesini ancak şu anda bulmuştur. Geçişi en fazla etkileyen şey, sanatçının ne ölçü de içten olduğudur. Yapıtının en başta sanatçının kendisine bulaştığını, onun başkalarını etkilemek için değil, kendi kendisi için yazdığını (çizdiğini, çaldığını, oynadığını) hisseden okura (dinleyiciye, izleyiciye) sanatçının bu ruh hali hemen bulaşır.

Sanatta geçiş, aktarım dediğim şeyin üç koşulundan bahsettim, ama aslında bu işin tek bir koşulu vardır, o da sonuncu koşul, yani sanatçının aktarmak istediği duyguyu ifade etme konusunda bir iç gereksinim duyması koşuludur. Birinci koşulu da kapsayan bir durumdur bu, çünkü sanatçı eğer içtense, duygusunu nasıl yaşıyorsa, öyle ifade edecektir; hiçbir insan bir başkasına benzemediği için de, bu duygu başka her insan için özel bir duygu olacaktır ve sanatçı bu duyguyu ne denli derinlerinden söker çıkarırsa, o denli içten, candan olacaktır duygusu. Aktarmak istediği duyguyu en açık, net biçimde ifade etmeye sanatçıyı zorlayan da, bu içtenlikten başka bir şey değildir.

Bu üç koşul, varlığıyla gerçek sanatı taklit sanattan ayırır. Bu koşullardan herhangi biri eksikse, karşımızda sanat yapıtı değil, ona öykünen, taklit bir yapıt var demektir. Bir yapıt, sanatçının duygularındaki bireysel özelliği yansıtmıyorsa, bu nedenle de söz konusu duygular açık, anlaşılır biçimde aktarılmamışsa ya da sanatçının duyduğu bir iç gereksinimden doğmamışsa, sanat yapıtı olmayan bir yapıt var demektir karşımızda. Pek az ölçülerde de olsa, bu koşulların üçünü de içinde barındıran bir yapıt, zayıf olsa bile bir sanat yapıtıdır.

Kaynak: Leo Tolstoy – Sanat Nedir?